
Nesini anlatayım bizim mesleğin? Davulun sesi uzaktan hoş gelir derler ya, asıl trenin sesi uzaktan hoş gelirdir o sözün doğrusu… Bilmeyene hoş gelir de, zorluğuna yamandır bizim meslek. Tuhaftır mamafih, uzaktan hoş gelir dedim ya, derdi çoktur… En azından benim pek bir çilesini çektim çekiyoruz da ayıptır söylemesi… Ne edersin birileri de bunu yapacak elbet. Yoksa insanlar birbirine nasıl kavuşacak?
Çekirdekten demiryolcuyuz desem, kimse kibirlilik addetmesin. Çocukluğumuz raylarda geçti, istasyonlardı oyun bahçemiz… Baba mesleğimizdi anlayacağın. Bak sana bir şöy söyleyeyim; banliyö veya yolcu trenlerinde duraklarda binen satıcılar vardır ya, ilk benimle Murat diye bir arkadaşım vardı biz başlattık. Babamın trenine binerdim, İzmit’te iner hemen simitleri alır, ara duraklarda kokuta kokuta taze simitleri satardım. Anam ayran yapardı, isteyene ayran da satardım, termosta çay da verirdik… Sonradan makinist oldum!
Banliyö hattında çalıştım evvelâ… Sirkeci’de, Haydarpaşa’da az çalışmadık! Gider gelirdik işte günlerce, her gün defalarca… Sonra, uzun yola şehirlerarasına geçtim. İyi mi oldu kötü mü bilmem, yaşıyoruz işte. Kaç yıl oldu? Bir ömür desem kâfi gelir mi bilmem. Babam da Demiryolcuydu dedim ya, biz de öyle olduk. Raylarda büyüdük bir kere. Raylarda sevindim, oynadım, ağladım, ayrıldım, öldüm, güldüm, uyudum… Ben bilmem kaçıncı yılım. İşte resmi bir evrak var sicilimiz, kaydımız kuydumuz orada… Birileri izin zamanını hatırlatmasa o bile aklıma gelmez. Zordur zor olmasına da, keyfini de sürerim kimse kusura bakmasın. Misal; İstanul’dan yola çıkıp Ankara’ya gittiğimiz zaman, Sakarya’ya gelince açarım penceremi; hazırlığımı yaparım… Evvelden, hafif pencereye yanaşırım; sonra pencereyi iyice açıp “ıııııııııııııııııııııııhhhhhhhhhmmmmmmmmmmm” diye havayı olabildiğince çok çekerim içime. Buranın havasını oldum olası sevmişimdir, bana da iyi geliyor ne yalan söyleyeyim. O kadar olsun ama canım kardeşim, bir lüksümüz de bizim olsun… Gelirler yüzlerce kişi; hepsinin bir alışkanlığı bir ibadet gibi düşün, ne derler ona adet gibi gelenek gibi işte… Yemekli’ye geçip içkilerini içerler Sapanca’yı gördüklerinde bakarlar uzun uzun, bilirim. Aralarında ağlayanları da olmuştur, gözleri dolanı da… Başka yerler de var, Doğuya gittiğimizde daha çoktur ağlayanı, manzaraya bakıp bakıp serhoş olanı… Ama dedim ya bizi düşüneni yoktur… Ben bu temiz havayı ciğerime çekmişim, güzel bir sigara tellendirmişim çok mu… Şimdi sigara yasağı geldi diye dertlenen yolcular var, eh onca yıl sefasını sürdünüz, derler adama… Ben demem ama!
Bir kere; artık dengemiz neyimiz kalmadı. Gemi çalışanları uzun seferlerden sonra, sabit duramadıkları için şu duvara dayalı işeme yerleri var ya… Pisuvar pisuvar, aha o pisuvarlara işeyemezmiş. Gemicilik yapan bir yolcu anlatmıştı. Gemi seferde hep sallandığı için, uzun seferden dönen tayfa etrafa işermiş sabit zeminde… Bizim de ondan bir farkımız yok ki, sürekli sallanmaktan, ki çok zaman işediğimiz hela da sallandığından sabit helalarda üzerimiz başımız batar bizim, koca deliği tutturamadığımız olur ayıptır söylemesi…
Tıkır tıkır tıkır tıkır sesi her yolcunun, trene binmeyen adamın bile hoşuna gider. Bilirim ne kendini bilmez şairler, trenlere şiirler yazmışlardır. Romantik romantik bakmışlardır raylara böööyle… Geçen bir yolcuyla sohbet ediyoruz, Bolero’dan bahsetti. Öyle bir şarkı varmış… Dinletti, böyle yanında küçük müzik aletlerinden vardı… Ha işte em pe bi şey… Çok güzelmiş de öve öve bitiremiyor. Müzisyen ne de olsa, sanatçı milleti. Benim aklım ermez. Ama şarkıyı dinledim, birincisi sözü yok hiç, ikincisi a kuzum o orkestradaki trampetçinin çilesini bir tek ben anlarım başkası değil. Tıt tıtı tıtıt tıtı tıtı tıtıt dakikalarca aynı ritmi at tut. Afakanlar basar adamı. Bizim halimiz öyledir işte. Herkes iner arada, uzaklaşır gider, kendi keyfini sürer ama trampetçi aynı ritmi atar başından sonuna kadar. Sizlerin hoşuna giden o biteviye tıkırtı bizim beynimizin içindedir artık. Kondüktör vagon vagon gezer, bazen ne maceralar anlatırlar, piii şaşar kalırsın. Mübarek tren değil, amerikan filmi sanarsın. Ama bende onlara inanacak ne göz, ne de hal kalmış olur… Takır tıkır takır takır atar kalbimiz, adımlarımız ona göre olur. Bütün gün içinde duyarız, akşam eve gittiğimizde lojmandan duyarız, izinli günümüzde saatimize baktığımız anda hemen sefer saatlerini hesaplayıp hangi tren hangi duraktan geçiyor, kim hangi ekspresi sürüyor bilirim… Aklıma gelir oraların havası, o trenin tıkırtısı, yolcuların aklından geçenler…
Ne güzel geliyor değil mi, ama o ses, bütün gün, tıkırdasın bakalım saatlerce kafanda… Size güzel geliyor tabi böyle tıkır tıkır tıkır tıkır ritimli falan… Hele günün yarısı o sesi duy bakalım tıkır tıkır geliyor mu sana güzel. Uykun mu geliyor, uykundan mı oluyorsun gör bakalım… Evin lojmanda olsun o tıkırtı yep etrafında dönsün dolaşsın, bak bakalım sana da o kadar romantik geliyor mu! Gelmez!
Şimdi ben Sapanca’nın yanından geçerken treni hafif yavaşlatıp pencereyi açmışım, o nefesi çekmişim ardından bir sigara yakıp treni normal seyrine almışım, o nefesten bir iki tane daha çekip keyfime bakmışım diye diye sefa pezevengi mi oluyorum! Kusura bakmayın o kadar da işin keyfini sürelim.
Bunun kışı var, yazı var! Biz de yattığımız yerden para kazanmıyoruz. Makaslar donar, tam geçmez, inersin makası gererek kendin geçirirsin. Yıl olmuş kaç, hâlâ imparatorluk dönemi teknikleriyle kışlık yerde makas gerersin… Can taşıyoruz biz, öyle dümdüz rayda gidip gelmek değil ki bu… Vatandaşın canına bir şey gelmesini ister miyiz hiç? İstemem, istemeyiz…
Bak bilmez kimse; makasçı vardır bizim meslekte! Siz hep kondüktörü bilirsiniz; gelir biletinizi tıkır tıkır deler veya kalemle işaretler. Sigara içmenin yasak olduğunu söyler size; eskiden bilet kontrolünden kaçmaya çalışan kaçak yolcular olurdu; devlet sanırsınız kondüktörü! ondan korkar, ona saygı duyarsınız. O makasçı olmasa var ya o makasçı… Nah gidersiniz memleketinize, işinize gücünüze, sevdiğinizin yanına! Ölürsünüz be! Her gün bir tiren devrilir… Hele eskiden; iyi nişancı olmak gibiydi makasçılık… Peee nerden bilecen sen; inersin karda kışta, makas kırılmıştır, balyozlarla çekiçlerle değiştirirsin makası; kurt iner, eşkıya gelir neler olmazdı ki…
Birine beddua mı edeceksin, diyeceksin ki “dilerim Allah’tan makasçı olasın,” veya “dilerim Allah’tan makasçıya varasın,” daha büyük bir beddua olmaz bizim işte. Dağ başında kulübede beklersin, asker nöbeti gibidir… Şimdi bazı rayların makasları yenilendi de onlarda rahata erdi fukaralar…
Bizim işin en pis tarafı, adam öldürmektir.
Öyle öyle, doğru duydun! Adam öldürmek… Bildiğin. Kendini bazen katil sanarsın çok affedersin. İntihar için öne atlayanı mı dersin, koşanı mı, ayağı takılanı mı, ayyaşı berduşu mu, patır patır önümde patlayıverir fukara bedenleri… Bir çırpıda alırsın canlarını. Bir keresinde çok fenaydı; gençten bir çocuk ayakta durmuş, gözümün içine baka baka bekliyor… Son nefesini benim için tutuyordu sanki… Yüzü artık kızarmış, morarmaya yüz tutmuştu nefesini tuttuğunu oradan anladım. Gözleri dimdik dümdüz bana bakıyordu. Gözümün içini oyup çıkıyordu arkamdan… Fren mren hak getire, asıldım bütün gayretimle. Kesin içeride yolcular düştü yerlere… Yemekli vagondan bardaklar tabaklar fırladı; ama genecik çocuk, kim bilir ne derdi vardı da çekilmedi önümden. Son nefesini bana doğru verdi, kan sıçradı cama, öne, raylara…
Üzülme canım, alışıyorsun… Alıştık biz de… en çok ona alışmak koyuyor adama bilesin. Ama ilk zamanlarda; eve gidemezdim rahat. Sanki kan yüzüme sıçramış gibi gelirdi; eve gitmeden önce bir hamama uğrar, temizlenir öyle girerdim. Eve kan kokusu sokmam; ölü kokusu üstüme sincek zannederim…
Yengen de hisseder zaten. Artık elim ayağım titrediğinden midir, hızlı solumamdan mı bilmem ben. Anlıyo işte! Kadın milleti, benim aklım ermez. Hemen sorar; “Teefiiik, biri daha mı öldü,” der. Ben kafamı salladığımda hemen daha da üzülür… “Birini daha mı öldürdün,” der, hiç düşünmeden. Öldürmedim be kadın! Katil miyim ben.” Sanki elin garibanını alıp önüme ben geçiyorum üstünden kaç tonluk trenle, tövbe estağfurullah tövbe! Dursmak istesen de durulmuyor, araba değil ki dümeni kırınca geçsin gitsin. Bizim oğlanın laylon kamyonu mu bu, kaç tonluk makine! Karınca kadar adamı görüp de ben durdurana kadar, kaç kere üstünden geçiyor…
Misal ben, uykumu almadan hiç çıkmam yola. On beş günde bir göz muayenemi ettirmeden, tansiyonumu ölçmeden çıkmışlığım var mı yola, sor bakam. Yok, olmaz. Biz bu demir yollarına, kara kaşımızın hatrına girmedik! Bazen ona da böyle söylerim. Yengene. Bağırırım böyle; “Neclaanııım! Sen ne anlarsııın trenden, makineden!”
Benim sineğin kanadına püf demişliğim mi var a canım, benim karı da işte tutup gene birini mi öldürdün der… Aslında yalan da değil ya! Ben öldürmüşüm gibi olurum çok zaman. Kusmaktan kendime gelemediğim günler olmadı değil! Ama yıllar sonra, en fazla bir iki damla yaş ya akıyor ya akmıyor gözünden. Sol gözümdeki kanlanma da ondan. Kurumuş işte gözümüz… Lanetimiz midir nedir bilmem! Artık sadece birisi öldüğünde gözüm yaşlanıyor, o da hemen akıp gidiyor. Sol gözden bööyleeee inip gidiyor işte.
Tedavisi yok; makinist laneti der kimi gezginler halimi görüp. Var ya canım şu doğulara adalara gidiyorlar hani.. Goa! Goa hah! Saçı sakalı uzatıp geri geliyorlar, doktoru moktoru bile öyle dediydi… Okumuş çocuklar şimdi yalan değil… Bizimki de okur diye umduyduk ya, okumadı itoğluit!
Bir şey diyemiyorsun ki, evin biricik oğlu! Benim hanımın da kimi kimsesi yok, benim de kalmadı. Bunu bile yapana kadar anamız ağladı ya! Evvelâ acelesi yok dediydik. Lojmana çıkalım da, kenara köşeye atabileceğimiz kadar para geçsin elimize, öyle yapalım dedik. Muhtaç büyümesin bizim gibi dedik. Lojmana çıktık ama derdimizi de yanımıza getirmişiz! İstedik de istedik olmadı. Kocakarı ilaçları aldı hanım bissürü bissürü! Olmadı Allah, olmadı! Muayene ettik, turp gibi çıktı hatun. Sonra doktor akıl etti doktor. Ben de oldum. Ben de turp gibi çıktım, meğer asabiyeyle ilintiliymiş a canım! Kabahat ne hatunda ne bendeymiş senin anlayacağın. İş kafamızda bitiyormuş. Bunun kafası mı olur deme. Lojman’da kalsan bir gece, ne dediğimi anlarsın. Diğer memurun lojmanı yeşillik içindedir, bahçeli balkonludur. Şimdi doğruya doğru bizimki de öyledir amma lakin, istasyonun da kıçındadır! Tam gece halvetlenirsin, hatunu zor iknâ etmişsindir; dürte dürte zor uyandırırsın. Gece seferine çıkan yeni evli makinistler, sıcak karının koynunun hasretiyle acımadan öttürürler düdüğü! Cehennemin dibinden duyarsın sesi, feryat ettiğini sanarsın koca katarın! Korkarsın haliyle. Eh korkunca da, ne zekerde kudret, ne de hatun da istek kalmaz olur. Az mı kulaklarını çektik kerataların! Biz de aynı çileyi çektik. Kolay mı a canım, sıcacık hatunun koynundan çıkıp, takır takır buz gibi makinenin içinde gözleri kör edercesine aynı yolda gidip gelmek!
Bizimki o yüzden kıymetlidir, canım kardeşim. Eh el bebek gül bebek büyüyünce, bir de bizim seferler evvel yıllarda uzun zaman alınca, çocuk babasını haftada bir görerek büyüdü, ne yaparsın! Biraz şımarttı bizim hatun da onu! Yapacak bi’ şey yok. Ben de çocuk hasretini, yolcuların bebelerden dindiririm. Sefer öncesi vagonları bir turlarım… Gördüğüm çocuklara birer tane yolculuk şekeri veririm…
Bir keresinde, tam İstanbul’a girerken doğum oldu üçüncü vagonda! Sorma! İstanbul’a zaten hastaneye gidiyorlarmış da, işte takdir-i ilahi. Plaka oldu 34 kızımız doğrumuş, bir gürbüz evlat. Hal böyle olunca Fatih ismini koymuşlar… Güldüm geçtim, ne diyeyim. Sanki memleketi fethettiler de… Tövbe tövbe!
En çok şu bel ağrısı öldürür bizi.
Şimdilerde iyi, yumuşak rahat koltuklar yaptılar lokomotiflere. Eskiden öyle miydi ya!? Tahta sandalyeleri kullanırdık yazıhanelerden arakladığımız… Onlar da bir hafta ya dayanır ya dayanmazdı… Sallantıdan, dur-kalktan o çivileri tek tek atardı gözümüzün önünde. Derken on günde elinde kalırdı canım sandalyeler. Öyle olunca ayakta gider gelirsin… Artık alışmışsındır da, hep sabit durmak yorar adamı!
Yengen de Demiryolcu kızıdır. Pek nazlıydı ya bizim hatun, o da çektiği çileyle kaldı işte. Yarı babasız büyüdü, evladını da yarı babazıs büyüttü fukara. Emekliliğim geçeli çok oldu da, işte ne yaparsın geçim derdi, bize tamamiyle “git artık sen işimize yaramazsın,” diyene kadar buralarda dolanacağız. Çağırmazlarsa hatırladıklarımızla yetiniriz…
Neler yok ki! Teeeh, anlatsam roman olur billaha! Misal ne nümayişlerle açılışı yapılırdı kimi istasyonların, yeni sefere konan ekspreslerin, yenilenen vagonların. Şu raylara akıtılan kurban kanının hesabı yapılsa, billaha memlekette hâlâ büyükbaş-küçükbaş hayvan olduğuna sevinirsin. Hangi birini anlatayım sana… En iyisi, ne zaman susmak gerektiğini bilmeli… Geldik zaten, son duraktayız…
Efendim? Yok kurban olduğum, öyle şeylere girmeyelim hiç. Bizim aklımız ermez. Devletimiz bilir en iyisini. Verirler elbet bizi de bu sürede kimi seferlere, hiç olmadı başka bir yere verirler, belli mi olur, belki de emekli ederler bizi. Ama kusura bakmasınlaar, Haydarpaşa’mı her hafta ziyaret ederim!

-Kalsın, kalsın bu kanalı seviyorum ben.
-Ne zamandan beri belgesel izliyorsun lan sen?
-Öyle deme ağbi, misal bunların bir kanalı var, paso hayvanlar falan böyle avlanıyor, sevişiyor, göç ediyor falan… Misal bütün köpekbalığı türlerini biliyorum ben bu sayede…
-Lan oğlum sen ne anlarsın lan balıktan. Limon sıkarak yiyorsun balığı.
-Öyle seviyorum ben, allah allah!
-Sen o hikâyeyi bilmiyorsun ta..
-Biliyorum biliyorum amınakiim, balığı kesmişler temizlemişler ölmemiş, tabağa komuşlar gene ölmemiş, limonu sıkmışlar kalkmış demiş aha şimdi öldüm…
-E, öyle oğlum…
-Ya bi git be abi… Ne bu yayın balığı mı ölmüyor bir türlü, hayvanı tuttun, kestin, temizledin, kızarttın ölmedi limon öldürdü. Öyle balık yenmez zaten… Yıllarca akvaryumda balık besledim, iki dakika dışarı çıkardığında hemen ölüyordu ibneler, nasıl balık ki bu bir tek limon sıkınca ölüyor…
-E oğlum, Süperman da bir tek kriptonitten etkileniyor!
-Limon ve kriptonit bağlantısına mı hayret edeyim, yoksa balıkla Süperman’i birbirine benzettiğine mi hayret edeyim bilemedim vallaha! (yak bakalım!)
-Ooo, çalışmışsın arada.
-Yaw bu kanalı izlerken iyi geliyor. Böyle bilim milim derken eğleniyor insan.
-Bozmasın sonra? Kafası nasıl?
-Bozmaz ya, kafası da iyi ha, coşturuyor!
“… zamanda belirli sabit noktalar vardır, o noktalar değişirse zaman yeniden yazılır; o noktalardan biri gelmekse, bu noktadan sonrası önemlidir. Zamanı biz yazıyoruz yani…”
-Ne diyor ki bu şimdi?
-Zaman yolculuğu galiba, bakak la!
-E bakıyoz işte…
“Marguerite Atwood der ki; zaman bir çizgi değil, boyuttur. Tıpkı boşluğun boyutları gibi. Eğer boşluğu bükebilirseniz, zamanı da bükebilirsiniz. Ve eğer ışık hızından daha hızlı hareket edebilirseniz geçmişe yolculuk yapabilir ve aynı anda iki yerde birden var olabilirsiniz.”
-Oğlum bu ne la? Bizim kafamız mı güzel oldu, yoksa bunların mı kafası güzel. Ne diyor la bu?
-Zamanda yolculuktan bahsediyor abi…
-Lan sen boş vakitlerinde ne yapıyorsun, diyeceğim ama, bütün gün dükkandayız anasını satayım… Gizli gizli bir şeyler mi karıştırıyorsun sen?
-Neden abi?
-Oğlum zamanda yolculuktan bahsediyor bunlar, sen de anlamış gibi konuşuyorsun da ondan şeettim…
-Ooo abi bozdu bu dalga seni, hemen arıza verdin. Ne paranoyaklık bu ya!
-Lan ışık hızını geçmekten bahsediyor karı, kabahat benim mi şimdi?
-Işık hızını geçmek mi, ha ha ha! Hayatta yapmam öyle şeyler abi… Rahat ol yani!
Geçen kahvede oturuyoruz, okey oynarken denedik. Vardığımız noktada saçma bir meteor yağmuruna denk düştük.. Haydi oradan sağa kırdık geminin direksiyonu, tam yağmurdan kaçıp konumumuzu belirliyoruz. Bir tanesi ayıldı, ‘abiler böyle bir meteor grubunun olmaması gerek burada,’ deyince hepten kıllandık…
-Buyur?
-…Sonra bir baktım koordinatlarımıza, götün teki bizim arkadaşın gezegeni patlatmış. Eleman ağladı falan, işte direniş mireniş yapalım dedi bir ton. Herifi zor sakinleştirdik. Ama ben uyuz oldum, onun için bir daha öyle ışığı geçeyim boyut atlayayım, paralele geçeyim, aynı anda iki ayrı noktada olayım… Yok abi… Bunlar bana göre değil!
-Ne diyorsun lan sen?
-Abi geçen yine bu kanalda izledim; ışık hızında yolculuk yapabilirsen aynı anda iki noktada olabiliyormuşsun…
-Olur mu lan öyle şey?
-Abim vallaha oluyormuş… Off düşünsene; ofiste toplantıdasın, evde manitaylasın!
-Işık hızında seks mi yani?
-Yok hacı oraya odaklanma, aynı anda iki noktada olmaktan bahsediyorum…
-E oğlum manitayı araya sen soktun!
-Yahu ben soktum, sen çıkar işte. Örnek veriyorum…
-Senin bokunu ben niye temizliyorum lan! Madem manitayı başına bela ettin, sen hallet. Hiç ilişkinin içine sokma beni. Sonra manitayla barışıyorsun, ben mal gibi kalıyorum. Figen karısını unuttum sanma! İki hafta sonra sarhoş olup, karının kapısına gidince, kabahatli ben oldum. Figen de kıl oldu senin yüzünden bana… İyi kızdı, ama sanki benim yüzümden ayrıldınız’a geldi mesele…
-Aağbim yapma yaa, anla işte fizikten bahsediyorum… Ama Figen de güzel kızdı be abi.
-Fizik olarak mı?
-Yok abi, ışık hızı fizik meselesi, Figen hadisesi ayrı karıştırma!
-Tamam tamam devam et! Öhhö öhhö öhöhö öhöhöö. Öldürüyüm mü bunu, yaktı çok fena!
-Abim şimdi boşluğu bükersen, zamanı da bükebiliyorsun. Bu da demek oluyor ki, belli bir hıza ve ivmeye ulaştığında zamanda sekmeler yaratıp, geçmişe veya geleceğe gidebiliyorsun. Tabi gelecek şu an mümkün değil diyorlar, ama geçmişe gidebiliyorsun!
-Sen baya inanıyorsun yani buna!
-Tabi abi, bilim bu. Geçmişe gittin ya, kesinlikle kendinle karşılaşmamak veya vardığın noktada herhangi bir şeyi değiştirmemek gerek. Buna riayet edersen, iki ayrı zamanda aynı anda yaşayabiliyorsun. Paralel evren işte…
-Hııı paralel evren ya! La oğlum bi siktir git ya, ben bunun filmini izledim. Bırak! Olmaz o iş…
-Yahu bilim bu, filim değil! Düşünsene aynı anda diyorum, iki nokta diyorum, toplantı diyorum, manita diyorum!
-Ulan oğlum, manita diyorsun, oraya takılıdığımda da manitaya girme, diyorsun! Sonra sen sokuyorsun, ben çıkarıyorum! Nasıl bir üçlü olduğumuzu hâlâ anlamadım…
-Üçlü derken abi?
-Ne bileyim lan ben! İşte karı var, sen varsın, ben varım…
-Ne zaman?
-Aynı anda!
-Nasıl aynı anda abi?
-Aynı anda iki ayrı delikteyiz işte…
-Delik derken abi? Wormhole hadisesinden mi bahsediyorsun? Bi’ dakka ya… Sen nereden biliyorsun wormhole’u?
-Ben anlamam oğlum worm morm! Fiziksel bir durumdan bahsediyorum hacı! Ama fizikten anlamam biliyorsun yani…
-Aabi anladım da, niye aynı anda birlikteyiz?
-Ee bu senin kafan güzel oldu galiba. Sen dedin ya oğlum; aynı anda dedin, manita dedin, toplantı dedin, ofis dedin, ev dedin… Eee; biz seninle ortak olduğumuza göre, toplantıya da beraber gireceğiz… Bu durumda manitaya da birlikte giriyoruz!
-Kime?
-Ne bileyim işte kim varsa… Bak şimdi, pozisyon şu; hatun domalmış sen arkadasın ben böyle öndeyim. Aazında da benimki var! Dosyaları koymuşuz sırta. Hem toplantı yapıyoruz, hem de manitaya giriyoruz!
-Yuuh!
-Neye yuh?
-Aabii amına kodun muhabbetin ya!
-Tamam lan tamam kızma, kılıçlar deymeyecek!
-Abi hakkaten iğrençleşme ya!
-Tamam tamam! Neydi lan? Devam et madem…
-Aabi şimdi bak, zamanda belli bir ivme yakalarsan, izotonlar protonlar molekülel bilmem ne var. Bir de çok aklım ermiyor ama; görelilik falan diye şeyler var, ama onlar karışık. Sen onlara takılma, şimdi bir şekilde ışık hızını yakaladık mı hooop aynı anda başka yerdeyiz. Bir oradayız bir buradayız!
-Off yaa, benim bir ara öyleydi hakkaten. Ama çok zor o işi idare etmek…
-Nasıl yani?
-Yahi aynı anda iki manita vardı benim, hatırladın? Dört yıl önce. Biri başka şehirdeydi; ona rağmen kaç kere pişti olacaktık anasını satayım… Yok, gece sürpriz yapmalar mı dersin, yok olur olmaz zamanda telefon etmeler mi dersin… Boku yiyordum az daha. Onun için tövbe; o iş bana gelmez!
-Haydaa aabi manitaya nasıl giriyorsun sen bu konudan ben anlamıyorum. Abazasın galiba…
-Manita gördüm mü acımam gardaşım, biliyorsun. Boşluk mu var hooop dakkasında fill in the blanks!
-Allah allaaah, adam manitaya bağlayınca lisan bile ilave ediyor düzeysiz şakalarına be!
-E canım benim; ne yapayım zaman dedin, aynı anda iki yerde olmak dedin aklıma o zamanlar geldi ne yapayım. Aklıma gelmesin mi yani? Olmasın mı? Anladım sen bana başka bir meseleden kıl olmuşsun, acısını buradan çıkarıyorsun? Yine Figen’le mi görüşüyorsun sen? Delikanlı gibi davranmadığın için, kız bana kıl oluyor senin yüzünden…
-Ne alakası var şimdi Figen migen! Anlaşıldı sen başka türlü anlamayacaksın. Aklın yine daşaklarına karışmış senin; ona göre anlatayım sana. Şimdi şöyle düşün, gerekli ivmeyi hızı yakaladın ve hoop aynı anda iki farklı kadınla, farklı mekânlarda birlikte olabilirsin!
-Ooo, iyiymiş! Aynı anda iki karı mı? Bak o benim fantezim ha, geçen az daha denkleştiriyorduk. Var ya benim bir kırık, onunla takılırken bir deneyeyim dedim; ama olmadı mına koyayım!
-!…
-…Biz içtik böyle kafalar oldu kıyak; muhabbeti oraya getirene kadar götüm çatladı ama, punduna getirip sinsice açtım konuyu; dedim, üçlü müçlü ne düşünüyorsun? Baktım bu çapkın çapkın güldü; olursa neden olmasın dedi! İnanabiliyor musun oğlum, manitaya bak ne diyor!
-Yapma ya, iyiymiş! Eee niye olmadı be abi?
-İşte ben harıl harıl karı arıyorum, ortama uyum sağlayacak kim var diye arşivi kurcalıyorum. En son çare Rus denkleştireyim dedim… Meğer karı, iki erkek kastediyorum sanmış. Dedim ibne miyiz? Rus çağıralım işte güzel güzel dedim!
-Abi karının yanında Rus bahsi açmasaydın ya; muhabbeti güzel olmuyor hoş değil yani …
-Olmadı zaten.. Hatun, ilk önce; ‘beni Rus’la bir mi tutuyorsun,’ dedi. Bizim ibnelik isyanını bastırdığı yetmiyormuş gibi, Rus’u, Alman’ı sevmiyormuş, nasıl bağırdı çağırdı görsen, kafayı yersin!
-Oha! Irkçı mı abi karı?
-Sorma ya, karı faşist çıktı…
-Yok aabi faşist başka bi’şey!
-Şovmen? Sen faşisti nereden biliyorsun la? Bak bu belgeselleri çok izleyip kafanı karıştırma, kahvede zaten kıl oluyorlar sana, okey oynarken falan da gereksiz matematik şakaları yapıyormuşsun, birgün çakacaklar ıstakayı kafamıza…
-Allah allah, kimmiş o? Sokarım o ıstakayı onların bir tarafına. Cahil pezevenkler bütün gün maç izleyip, altılı oynuyorlar kabahatli ben mi oluyorum. Şovmen değil bu arada, şoven diyorlar ona. Ama o da başka bir şey…
-Tamam tamam siktir et! Neydi, aynı anda iki karıydı. Oraya geri dönelim. Peki ışıklar açık mı, kapalı mı?
-Aabi ışıkların açık veya kapalı olması önemli değil. Zaten karanlık olur ortalık.
-Nasıl lan? Niye ki?
-Aabi, zamanda yolculuk yapmak, başka boyuta geçmek için veya ne bileyim boşluğu bükebilmek için ışık hızına çıkman gerek. E böyle olunca ışığı göremezsin! Karanlık olur. Bak şimdi; ışık kaynağından çıkıp bir yere çarpınca, sen o maddeyi görüyorsun, ışığı da öyle ayırt edebiliyorsun. Ama ışıkla aynı hızda gidince göremiyorsun işte. Veya öyle bir şey…
-Haa ben de dedim karıyla ışık hızında sevişeceğiz sandım… İçimden dedim, kıvılcım çıkar, dedim o kadar hızlı… Manyak mı bu herif dedim…
-Nasıl abi?
-Yahu bilmiyor musun; fıkra var, askerin teki çarşı iznine çıkmıyor, tabura dönen bütün askerler bir kerhane anısı anlatıyorlar falan. Bu da yalan atıyor; vay efendim komtanın karısını becerdim de, şeyinden kıvılcım çıkarttım falan diyor ya…
-Of be abi, iğrençleşme ya! Resmen, liseli fıkrası!
-Komikti ama lan, az mı gülüyorduk! Haha hatırlasana, ateşböceği atıyor sonunda piç!
-Abi başlatma şimdi. Bak bir teori bu, zamanda yolculuk, böyle bir hikâye var yani. Daha doğrusu olabilir diyorlar. Paralel evrenler falan işte ya, niye anlamıyorsun be!
-Oğlum hani, benim bazen kafam çok güzel oluyor bazen. O sıra, sen benle burada konuşuyorsun ama aklım başka yerde oluyor, o sayılır mı? Misal şimdi de bana bir sürü laf anlatıyorsun ama, ben kafam karıda…
-Sayılmaz abi, sayılmaz amına koyayım! Olmaz o. Olmaz Allah belanı versin ya!
-Oooo birader vallaha bu dalga bozuyor seni. Tamam yaa, tamam! Paraleline de sıçacam, ışığına da sokacam, yeter be! Şurada bir kafamızı dumanlayalım dedik, ne tantana yaptın bee! Of ulan of.

Sessizliğim yalnızlığımdan, yalnızlığım bedbahtlığımdandır!
Daha uzun izah etmeğe lüzum var mıdır bilmem. Kanaatimce yoktur da, bilirim ki meraklısınız; tecessüs cihetinde değil, sadece ve sadece dedikodu ve gıybet eylemeniz sırasında sağa sola yetiştirmek için kullanacağınız malumat ihtiyacındandır ki, artık o da zerre umrumda değil! Zaten tanırsınız beni ve de artık hayata ve kainata dair hiçbir hadiseyi önemsemediğimi…
Müessesemin isminin “ŞEN” olmasına aldırmayın.
Bilirsiniz ki muhterem pederimizden devraldığımız bir aile yadigârıdır ki, atsan atılmaz satmaya meylettiğimizde de rahmetli valdem “südümü helal etmem” buyurmuş olduğundan satsan satılmaz; elim kolum bağlı kalmış burada… Bütün gün et döğüp, kıyma çekmekten ibaretmiş makus kaderim… Üzerime giydiğim önlüğün iliklerine kadar işlemiş ve ne yaparsam yapayım çıkartamadığım kan lekeleri ve hattâ kokusu, daha birkaç dakika evvel bonmarşeden sipariş ettirmiş olup, kısa bir süre akabinde üzerime geçirmiş olsam dahi, o kan kokusu ve lekeleri birden bire peyda olur ve ilk günden itibaren asla ve kat’a silinmezdi üzerimden ve elbette ki alın yazımdan!
Haftanın ekseri günü dükkanda vazifemin başında olmamdan olsa gerek, her gün çiğ etin kokusunu solumaktan ve dahi etleri oradan oraya alıp, sürekli kesip döğmekten o kokuyu duymadığım gibi, başka şeylerin de ne yazık ki kokusunu asla teneffüs edemedim. Tabiblere sual eylediğimde birkaç milyon zattan sadece bir bilemediniz ikisinde tesadüf edilebilecek bir hastalığa tutulmuşum ki, artık koku âzâlarımız görevini layıkıyla yerine getiremez hale gelmişler! Hülasa bendeniz çiğ ve çürük et kokusunun haricinde hiçbir kokuyu teneffüs edemediğim gibi, haliyle etrafımdaki çiçeğin, sebaizin kokusunun nasıl olduğunu unutmuş ve leziz nice kokunun varlığından bîhaber bir ömür sürmüşümdür.
Efendim mahallenizin, “ŞEN” Kasabı bildiğiniz üzere yıllardır bu hizmetini azami çaba ile kusursuz hizmet için uğraşarak, et isteyen evladınıza, aşeren zevcelerinize, asabi cihette fevri pederlerinize vitamin niyetiyle, sakinleştirici maksadiyle etler almış, yemekler pişirmiştiniz ve lâkin yüzümün neden gülmediğini, bir tebessüme neden tesadüf etmedediğinizi sual eylememiştiniz. Peşin alanların “Vakkas Efendi, bana ordan dört kalem pirzola hazır et!” diye mahalle sakinine siparişini duyurarak bağırdığı, veresiye alıp borcu yüzüme bakamaz hale gelene kadar biriken memurîn milletinin dükkanın vitrininden uzaktan geçip, ayın muayyen günlerinde içeri girip, kırk kere eğilip özür dilemek suretiyle borcun küçücük bir kısmını kapatıp, kapattığından fazlasını yeniden alıp, bu üzgün ve bilatebessüm çehremin müsebbibini kendisi sanan mahallelinin kendinden saymasına rağmen sebebini sormadığı kasap. Kasap Vakkas.
Haydi yüzümün neden gülmediğini sormadınız, be nâdan mahluklar, anlamadınızda mı? Efendim, çocuk denecek yaşta muhterem pederimin dükkanında çıraklık etmiş olmama rağmen, aklım her daim tahsil görmek mahalleye değil, insanlığa hizmet edecek şeyler yapmaktı… Lâkin pederimin inadı, validemin pederime olan biadı dolayısıyle tahsilimizi sonuna kadar götüremeyip, yüksek okullarda, üniversitelerde taebelik edememiş, usta çırak geleneğinden kopamayıp büyük et kombinalarına, et marketleri zincirine, gıda çarşılarında, şarküterilerde satılacak sucuk, salam, sosis ve benzeri et ürünleri şirketine geçme fikrini uygulayamamış ve mahallenin en şişman şahsı olarak diğer eşhasa ve esnafa şaka unsuru olarak addedilmiş ve bîçare bunu kabullenmiştim. Elbette bunun da sebebi okumamam değildir! Tıpkı okumamamın suratımın asıklığına sebep olmaması gibi… Anlamadığınızı görür gibiyim. İstirham ediyorum, beni dikkatle dinleyiniz, zira bu izahatı yalnız bir kere yapacağım.
Yıllardır aynı dükkanda semtimiz halkına hizmet vermemizden de tahmin edeceğiniz üzere, bu mahallede ikâmet etmekteyiz ve dededen kalma, konak bozması müstakil ev bizimdir… Onun yanındaki apartman da Çiçek Manav’ındır. Bizimkiyle bir örnek müstakil evlerini müteahhite kat karşılığı vererek apartmana çevirdiler ve benim aklıma gelen bütün fikirleri icraate geçirdiler. Gayrımenkulden elde ettikleri geliri birikim olarak kullanıp, sermayeleriyle yatırımda bulundular… Bundan birkaç sene evvel mahalle bakkalını, kasabını, manavını öldüren süpermarketlerin sebze meyve tedarikini sağlayarak, toptancılığa girişip bu kriz dönemini kârla kapattılar… Tahminimce ithalâta başladığını söylediğim lahza ile, kendisine olan kînimi onların zenginliğine olan hasetime bağlayacaksınız. Ona bağladığınız vakit, tebessümsüz çehremin sebebinin onların zenginliği olduğuna kanaat getireceksiniz! Ki, o da değil!
Perîhan’dır efendim, Perîhan!
Perî gibiydi Perîhan. İsmiyle müsemma mahallenin dilberi Perîhan. Karşı evde otururdu maaile. Sekiz kardeşin içinde tek kız çocuğuydu Perîhan. Evlerinde muhterem büyük babası, büyük anneleri ve hattâ iki teyze bir halası beraber yaşardılar. Mübarek ev değil, tek başına bir mahalle gibiydi. Müştemilatındakilerle birlikte mahalle nüfusunun yarısını Perîhanların eve teşkil ediyordu ki, iktisadi cihetteki zenginliklerinin bir getirisi olarak mahallemizdeki kimi yaz sinemalarını, Hıdrellez şenliklerini, düğün derneği ve dahi birçok şeyi Perîhan’ın pederi öderdi ki, cami dikse bu kadar sevap kazanmazdı zannımca… Evlerinin bahçesinden musıkî sesi asla eksik olmaz, şen ve şuh kahkahalar arşa çıkardı… Her gece Perîhan’la karşılıklı gelen pencerelerimizden birbirimize bakardık. Daha doğrusu ben bakardım, onun ise ne yaptığını asla ve kat’a bilmezdim. Beni mi düşünür, kitabını mı kıraat eder, uyur mu, eğlenir mi bilemezdim… Ah o uzun gecelerde, onun penceresine bakıp bakıp hayâller kurarten az mı irin akıttım!
Tahsilimi tamamern terk eyleyip, bütün mesaimi dükkanda kasaplığa, küçükbaş büyükbaş hayvan etlerine vakfetmeden evvel, elbette ki fizik cihetinden gösterişli, çehre itibariyle al yanaklı, bal dudaklı ve güler yüzlü, sağlıklı bir toramandım ki, kimi vakitler mahallede tertib edilen yağlı güreşlerde çocukluk yıllarımda her daim ben birinci gelirdim. En fazla, berber Şakir’in oğlu Davud zorlardı ki, o da ne yazık ki asla omzumu yere getiremedi! Yediğim etten değil, Perîhan’a olan sevdamdan kazanıyordum hepsini… Talimlerimi aksatmıyor, vücüdümü her vakit hazır tutuyordum! Balımı, bekmezimi, cevizimi, fındığımı, çiğ yumurtamı eksik etmiyordum.
Onu nasıl sevdiğimi de biliyordu Perîhan!
Daha mektebe başlamadan evvel mürebbiyeler eşliğinde büyüyen Perîhan, mektebe duhûlünün akabinde benimle aynı sınıfa denk düştü. Ateş de bacayı o vakit sardı zaten. Perî kızı, Perîhan birkaç santim mesafe ile yakınımda, kokusu her daim burnumda, sesi-soluğu kulaklarımda idi… Hiçbir dersi kaçırmıyor, teneffüslerde o çıkarsa çıkıyor, çıkmazsa altıma kaçırma pahasına dışarı çıkmıyordum. Onu ne kadar çok görsem, onunla ne kadar aynı mekânda bulunsam o kadar kârdı benim için…
Aşk erkeği budala, kadını kurnaz edermiş!
Bunu daha küçük yaşımda fark ettim. Perîhan benimle muhabbet ederken pek candan ve yakîn davranıyordu, Çiçek Manav’ın kurnaz oğlu Abdülmecîd’e de. Mecit derlerdi kısaca, Çiçeklerin Mecit. Soyadları Çiçek olan, Mecit! Abdülmecit! Çocukluk arkadaşım Mecit! Ama benim için sadece ve sadece Yezit! Perîhan hep yanımızdaydı, ikimize bir arada göz kırpar, aynı uzaklıkta buğulu buğulu konuşur, birbirimize düşmesek de bizi kendine daha da âşık ederdi. İkimiz de kime âşık olduğunu bilmiyor, ama ona âşık olduğumuzu çok iyi biliyorduk. İkimiz de birbirimize bu durumu söyleyemiyor, ama gizleyemiyorduk da! Yediğimiz içtiğimiz maaile ayrı gitmezdi ve lâkin Yezîd’in kurnaz zekâsı ile benimki pek de uyuşmazdı… Kimbilir belki de muhterem pederimin, bir veyahut iki kere kulağıma aşkeylediği o sert tokatların akabinde kulağımdan gelen birkaç damla kanın te’siridir ki, koklama azalarımdaki arızanın sebebi olabileceğini bir doktor müşterim dile getirmişti ki, mağlubiyetimin yegâne temeli budur belki de… Ben Perîhan’a olan aşkımı közledikçe daha budala, daha sersem oldum. Perîhan ise, evvelâ Yezîd ile akabinde digerleriyle giriştiği samimi sohbetleriyle benim kıskanmaklığımı daha da artırdı ki, elim kolum bağlandı.
Liseyi bitirdiğimiz vakit, feleğin çarkı benim için tersine, âlem için rayında dönmeye başladı. Pederimin sıhhat mes’eleleri, hem elimizdeki avucumuzdakini eczaya harcamamıza, hem de benim okumak için ihtiyaç duyduğum kaimenin tükenmesine yol açmış. Onun istirahat vaktinde dükkanda durmam gerektiğinden ve daha evvel de izah ettiğim üzere yine pederimin itirazı sebebiyle bendeniz üniversite tahsiline devam edemedim. Yezîd etti! Perîhan Fransevî bir üniversitede tahsil görmeğe gitti ki, bendeniz fecî ayrılıkları, yıkımları bir arada aldım. Artık gülen gözlerim gülemez olmuş, güzel yüzüme çizgiler dolmuştu. Müessesemizin adı olan “ŞEN” kaderim ve halet-i ruhiyem ile büyük bir tezat yaratıyor, sırf bu yaman çelişki bile bendeki yaşama gayretini emip tüketiyordu! İçimde büyük cerahatlar birikiyordu. Dükkanımız benim açık cezaevim olmuş, aşkım işkenceye dönmüş, validem gardiyanım, Yezîd celladım, Perîhan ise umarsız kurtarıcım olmuştu.
Lâkin kurtarmadı!
Ecnebî memleketlerde tahsil görmeye giden Perîhan sömestr’den sömestr’e memleketine avdet etmiş, her seferinde daha da güzelleşerek, daha da nazenin ve daha da farklı bir cihetten gelişip değişerek görünüyordu gözüme. Bir geldiğinde filmlerde gördüğümüz aktrislere benzemeğe temayül ediyor ve bunda da muzaffer oluyordu. Diğer geldiğinde gazetelerde resmini gördüğümüz ecnebi anarşik kadınlara benziyor, kılığı kıyafeti filmlerdeki dans eden pejmurde gençlere benziyordu ki, son gelişinde yanında Janfilip isminde sünnetsiz bir züppeyi de getirdi ki, meğer müstakbel eşi, uzatmalı sevdiceğiymiş! Dünyam başıma yıkıldı! Bir umuttu yaşatan Vakkas’ı! Aldım elime satırı… Bütün hıncımı döşten, kaburgadan çıkardım! Döğdüğüm etleri zar gibi incelttim, Kurban Bayramı’nda kesmeğe gittiği danaların, koçların başını gövdesinden ayırdığımda zerre üzülmedim! Mesleğim asabî cerahatimi akıtma alanım oldu ki, gün geçtikçe daha da ustalaşıp, meşhurlaştım…
Yezîd gün geçtikçe, zenginleşti!
Bendeniz, o vakit hâlâ kendisine Mecit derdim, değerli eski dostum tahsilini tamam etmiş, pederinden kalan manavın muhteviyatını zenginleştirerek, çeşitli müesseselere toptan sebze ve meyve pazarlamaya başlamıştı ki, tahsiliyle baba mesleğini başarıyla icra ediyordu. Yakın vakitte kıraat ettiğim bir kitapta sıkça üzerinde durulduğu üzere, onda Doğu ile Batı’yı bir arada görmek mümkündü. Yüzünü garba dönmüş sırtını şarka dayamış bir girişimci, tüccardı ki başarı onun ayaklarına kapanmak zorundaydı. En azından kendisinin izahı böyleydi ki, birtakım kanunsuz işlemlerle dediklerini de yerine getirmeyi başardı. Evvelâ aile yadigârı evlerini kat karşılığı satıp gayrı menkul sahibi oldular, daha sonra üniversiteden kimi arkadaşları ile bunun devamını getirerek, az zamanda çok ve büyük işler yaptı… Edindiği birikim ile evvelâ toptancılığa başladı saniyen tekelleştirmeyi başardı… Çengelköy’de ürettiği hıyarları beynelmilel mağazalara satmaya başladı! O da Perîhan’a âşıktı ve o vakitler hâlâ kardeşlikten bahsederdi…
Rakı sırdaşımız olmuştu!
Mecit ve bendeniz haftanın iki kimi vakitler üç günü, meyhaneye gider, sabah güneşini görene kadar rakımızı içer, zehrimizi kusar, birbirimizin omzunda ağlar, yanında sızar, kısa bir uykunun akabinde tertemiz bir şekilde dükkanımızı açar, sabah siftahımızı yapmak için müşterimizi beklerdik. En azından ben beklerdim, zirâ Yezîd’in üst kattaki ofisinde uyuduğuna adım gibi eminim!
Perîhan katilim oldu…
Birkaç senelik Fransevi tecrübenin akabinde, Perîhan yanında küçük bir kız çocuğuyla baba ocağına, ana kucağına geri döndü. Janfilip nam, sünnetsiz artık Perîhan’a âşık olmadığını dillendirmiş! Boyu devrilesice zındık.
Dürzü!..
Puşt!..
Boşanmışlar! Perîhan davanın sonucunu ve kızını alıp dönmüş baba ocağına. Kızının, kendi büyüdüğü muhitte büyümesini arzuluyormuş. Ne de hayırlı bir arzudur böyle! O ne güzel bir istektir ki, beni benden aldı!
… Demeyi çok isterdim, lâkin dilim varmıyor! Mahallenin dilberi, gönlümün sultanı, sebeb-i hayatım, afet-i devran gitmiş, huyu güzel, kendi güzel Perîhan gitmiş, bambaşka bir Perîhan gelmişti. Selâmındaki Türkî bozuk, tavırları soğuk, gözleri donuk, halet-i ruhîyesi melankolik ve asabiyyesi de dengesiz bir intiba bırakmıştı ki bende haklıymışım. Fransevî alışkanlıklar edinmiş Perîhanım… Nurum! Gülüm! Vejetaryen derler yeni bir huy edinmiş kendisine; Şarkî birtakım feylesofilerden icazet alıp, Garbî birtakım netodlarla birleştirerek, eti tamamen çıkarmış hayatından. Kırmızı, beyaz, pembe hiçbir ete tenezzül etmiyor, varsa yoksa sebaiz ve benzeri şeylerle öğünlerini gideriyormuş! Artık dükkânıma uğramaması ve ola ki dükkânın önünden geçerken yüzünü çevirmesi de bundanmış! Dükkân harici tesadüf eylediğimiz zaman yüzünü buruşturarak kısa kelâm etmesinin sebebi de taktir edersiniz ki üzerime sinen çiğ et kokusundanmış ki, bunu zaten biliyorum! Kaderden kaçılmazmış neylersiniz…
Keşke bununla kalsaydı!
Kalmadı. Perîhan sebaize müptela olmasının akabinde günde defaatle Yezîd’in dükkânına girer çıkar oldu. Dahası, Yezîd’in araştırıp incelediği üzere, daha ecnebî milletinin aklı ermez iken, evvelâ bizim muhitte, akabinde ticari ilişkilerinin olduğu diğer muhitlerde, ‘organik’ derler tamamiyle tabii ve hiçbir tıbbî, kimyevî malzemenin katık edilmediği ürünler ile hem ticarî hamlesinde başarıya ulaşmış, hem de Perîhan’ın gönlünü çelmişti ki, aaah aralarındaki muaşakayı gözümle görmesem bile, vücüdümün ateşlenmesiyle hissediyordum! Çengelköy hıyarlarına vardı Perîhan! Aşkımı görmezden gelen kadın! Femfatal Perîhan! Vejetaryen Perîhan! Aşkımı ayaklar altında ezen kor kadın! Bütün aşkıma rağmen, bencil duygularına teslim olup, arkadaşlığı ve haysiyeti yerlere çalan Yezîd ile birlikte dillere destan bir düğün ile evlendiler! Dünyam yıkıldı… Gülmek haram oldu! Evlerinde et pişirmez, yolumdan geçmez oldular! Vakkas ölmüş mü kalmış mı umursamadılar…
İşte bundandır sessizliğim, bedbahtlığım… Bir yâr sevdim vejetaryen oldu. Aşkımı itiraf edecektim, arkadaşıma vardı! Manavın hıyarını, kasabın aşkına tercih etti! Beni et kombnaları değil, sevdiğim kadın bitirdi! Beni Perîhan, yalnız ve yalnız Perîhan kül etti!
Şimdi kadehimi, yalnızlığıma kaldırıyorum!

*Kadıköy’e!
-Şerreeef! Bana her zamankinden iki porsiyon ful karışık pilav. Hadi baba… Siz ne yiyonuz la? Hadi verin bir an evvel siparişleri daha bissürü işimiz var, gecenin bu saati uğraşmayalım…
-Söyledik abi biz. Tavuk pilav işte, bu saatte ne yenir ki. De mi la Yakışıklı?
-Doğru dedin Komtan. Ama ben araya ciğer de kattırdım, en dandiği bile zengin olmalı sofranın! Zaten nasıl açım anasını avradını sikiyim. Gözüm başka şey görmüyo.
-Belli oluyo Yakışıklı! Yanımızdan taş gibi iki karı geçti, senden önce Komtan laf attı karılara…
-Hiç sorma Şahin Abi, karnım açken sikseler karşı koyamam ben. O kadar yani. Ne demişler aç ayı oynamaz.. O hesap. Karnım açken önüme kiloyla karı yığ, dönüp bakarsam namerdim. Naparsın abi, biz de böyle alışmışız… Senin çay hesaabı!
-Yooo orda dur Yakışıklı. Şahin Abi’nin çay meselesi hiçbi şeye benzemez. Ben de hepsini bilmiyom ama bölük pörçük hakimim mevzuya… De mi abi?
-Doğru…
-Abi hep sözünü ettiniz de hiç anlatmadınız, hep bölük pörçük. Kabahat benim değil ki…
Ohaaa karılarda da paket sağlammış ha. Komtan sağdakini ben alırım acımam, yok aranızda anlaşamazsanız, en iyisi ikisini de ben kaldırayım…
-Ha hah! Şahin Abi görüyorsun değil mi ibneyi. Masadaki ekmeği yedi, hemen sike yaradı herifte yav!
-O da lazım Komtan! Adam daha genç, rahat bırak. Yolu uzun. Tabi bu yolun sonu nereye çıkar bilinmez ama…
-Bizim yolumuz belli Şahin Abi. Su testisiyiz biz, su yolunda kırılırız!
-Komtan, gargaraya getirme şimdi, testi mesti… Şahin Abi’nin şu çay meselesini dinniycem diye bekliyorum burda. Siz hâaalâ çen çen konuşuyonuz! Pardon abi, sana değildi lafım…
-Olm, Şahin Abi’ye çen çen mi denir davar!
-Pardon dedik ya lan!
-Komtan! Yakışıklı! Olm bir sessiz olun lan, sokacam ha! Bağırtmayın beni sokağın ortasında… Sik kırıkları!
La oğlum sen de altı üstü üç tabak pilav getireceksin amına koyayım. Hâlâ getiremedin, bizden başka masa da yok avradını sittiymin mekânında, hâlâ kasada muhabbet ediyonuz LAN!!!
-Abi kızma bu kadar ya… Kusura bakma bi şeettik!
-Evet abi, aman!
-Taam lan, size değil benim lafım. Ben de acıktım fena. Sinirim bozuluyor bu kadar acıkınca, çay da getirmedi pezevenkler. Bunlar benim huyumu bilirler hemen getirirler çayımı… Aha Yakışıklı bak bak karılara bak… Bunları kaçırma!
-Off abi bunlar harbi iyiymiş haaa!
Hanımlar buyrun taksi var… Boş taksi! Evet taksiciyim beeeğn! Buyrun hanımlar…
-Şahin Abi ben göremiyorum bakıyorlar mı bari?
-Komtan; bakıyorlar da, sana bana bakmıyorlar… Sen önüne dön!
Şükür pilavlar da geldi… La bana bak bana, şşşş! Arada biz ikinci pilavları da söyleyicez, o vakit de geç getirirseniz dayağı yersiniz ha! Bir de bana sürekli çay getireceksin, sen yeni elemansın galiba. Bak beni iyi tanı, sürekli çay getir bana. Pilavları da acele getirin lan biraz! Sanki kaburga mı istiyoruz sizden ibneler. Kıçıkırık pilav getiriyonuz lan, nohut pilavı arabada veriyodunuz önceden göt laleleri. Hemen götünüz mü kalktı sizin?! Hadi hızlı çalışın la biraz!
-Aman abi, sinirlenme bu kadar… Neyse dinliyorum abi ben, evet…
-Vallaha Yakışıklı, çay mevzu derin mevzudur bizde! Tayyar Baba’nın yanına bile çay sayesinde girdim. Hayatımda kötü olan ne varsa çay yüzünden, iyi diyebileceğim ne varsa da çay sayesinde oldu diyeyim sana! O kadar mühimdir yani çay!
-Hallaallaaa! Şerrefsizim daha da merak ettim. Komtan sen biliyor musun bu hikâyeyi?
-Vallaa dedim ya, kopuk kopuk… Canı istediği zamanlarda anlattı ama, Şahin Abi’ye sen çay de yeter; her seferinde ayrı hikâye anlatsın…
-Goygoyu kes Komtan… Ama doğru dedin, hangi birini anlatayım ben sana. Hikâye uzun, mevzu derin diye baştan söyledim… Benim çocukluktan geliyor, senin anlayacağın bütün çay hastalığım. O da babamdan geçmiş, babama da babasından geçmiş. Ama ben rahmetli dedemi hiç görmedim, malum devir yokluk devri o yıllar; fukara üst üste çay içemediği iki gün sonrasında hakkın rahmetine kavuşmuş.
-Deme be abi!
-Taabi! Neyse, benim rahmetli baba da böyle sabah gözünü çayla açar, yatağa çay bardağıyla girerdi öyle söylüyüm sana. Anamı bir keresinde soğuk çay getirdi diye dövdüğü için kadıncaaz sağır oldu zaten. Bizimki ayarını tutturamayıp üst üste kulağına vurunca kadının, ihtiyar anamın sağırlığı asıl ondandır…
Neyse en başından anlatayım sana ben: Doğduktan sonra beni, suyla değil çayla yıkatmış babam. Onun için terlediğim zaman kokmadığım gibi, çay tomurcuğu gibi koktuğumu söyler bütün hatunlar. Başta yengen. Anamın da memesini daha altı aylıkken bırakmışım. Memeden çiğ süt emmediğim gibi, ne mama yemişim, ne su içmişim, tek yaptığım babamın önündeki çay bardağına bakıp bakıp ağlamakmış. Allahtan tez vakitte fark etmişler de çayı ılıtıp vermeye başlamışlar. Beşikten başlıyor yani benim çay hastalığım…
-Maaşalla abi. Ben meselâ az meme emmişim ama, çayı falan çok geç içirirdi benim anam bana. Değişik tabi.
-İyi değil insanın çay içmemesi. Erkek olsun kadın olsun delikanlı dediğin çay içer arkadaş. Rakının yanında da çay içerim, kahvaltıdan önce de sonra da, sigaramın öncesinde de yanında da çayım vardır benim aslanım. Damacana taşısan yanımda yeridir yani…
-Onu biliyoruz abi, maşallah Gafur sana çay yetiştiremiyor dükkanda.
-Çalışsın pezevenk işi ne?
-Doğru dedin abi. Neyse böldüm kusura bakma. Eee…
-Ee’si Yakışıklı kardeşim, ben daha okula başlama çağına gelmeden çay ocaklarında çalışır duruma geldim öyle kompedanım. Kompedan mıydı la o laf? Neyse işte kompliman gibi bir şey… Tabi asıl mesaiyi evde harcıyorum, babamın çaylarını getirip götürmekten, servis nasıl yapılır, kıtlama çay nedir, nasıl sıcak tutacaksın, nasıl iyi demleyeceksin, süzgeci nerede kaldıracaksın, çayı nasıl köpürtmeden dolduracaksın, kaç yudumda içeceksin bütün teferruata dair malumatımız var senin anlayacağın. Soora okula başladık ama, öyle şimdiki gibi kantinli, kafeteryalı okullar değil o zaman bizim okullar. Çay yok! Ben de beslenme zıkkımında matara yerine yanımda taşıdığım rahmetli dedemin Hacı’ya gitmiş bir arkadaşının ona getirdiği termosla çay içiyorum.
Böyle bardağımı, tabağımı, kaşığımı küçük bir kutuda saklıyorum. Teneffüsler geldi mi, tık, çıkarıp çayımı içiyorum İngiliz Beyefendileri gibi. Tabi okulda biraz tuhaf kaçıyordu ama, yapacak bir şey yok. Ne diyorum sabahtan beri?
-Ne diyorsun abi?
-Senin tekrar sormana gerek yoktu ama, söyleyeyim. Hastalık! Çay bende hastalıktır senin anlayacağın. Bunu da resmen öğrendik, doktor raporuyla belgelediler de öyle rahat konuşuyorum.
-Hee bak doğru diyor Yakışıklı, Şahin Abi çay tedavisi görmüş adamdır ha!
-Siktir ulan, çayın tedavisi mi olurmuş?
-Olur Yakışıklı, olur. Az sabret onu da anlatacağım…
-Pardon abi…
Kardeeeş, bana bir pilav daha getirsene be yine böyle ciğer tavuk falan coştur tabağı yanii!
Evet abi ne diyorduk?
-Neyse ilkokul öyle böyle giderken ben orta ikide terk ettim okulu mokulu. Zaten okumaya niyetimiz olmadığı belliydi de işte maksat spor olsun gidip geldik okula. Ama babam rahmetli olunca, okul falan hepten hikâyeye bağladı senin anlayacağın. Baba ölünce, birinin iş tutması gerekiyordu evde.
-Şahin Abi, başın sağolsun da… Neden öldü rahmetli? Hastalık falan mı? Hani ne bileyim çok çaydan falan?…
-Çaydan sayılır ama içmekten değil. Ama, dedem gibi içememekten de değil. Bizimki gece vardiyasında çalışıyor o sıra, geçici iş bulduğu bir fabrikada. Gece çaylarını da o demlermiş rahmetli. Neyse, bunlar yeni model bir çay kazanı almışlar, haznedeki su kaynayıp buharlaştıkça otomatik dolduruyormuş. Sonra tekrar fokur fokur kaynıyor, karışık sistem semaver mantııı yani. Bak semaver kelimesi de Rusçadan gelmiş bizim memlekete, onu da çay sayesinde öğrendim. Neyse kalabalık yapmayalım, bu artistik kazan için Alamanyalardan gelmiş diyolardı da görmedim ben… Neyse, alet cins olunca arızası da cins oluyor. Bunun şamandıra arıza yapınca, bizim peder tamire kalkışmış. Hadi onu yapayım derken vanayı kapattığı için kazandaki buhar basınç yapıp GÜMM!
-Yaabma be abi, rahmetlinin suratında mı patlamış?
-Sayılır, ama patlamada ölmemiş bizimki. Patlamada biraz yanma olmuş tabi sağda solda ama, kazandaki bütün sıcak su bunun tepeden dökülmüş. Kafayla başlıyor na böyle, ta burdaan göbeğe kadar haşlanmış rahmetli…
-Ufff! Pismiş be abi.
-Daha pisi var. Bizimki suyu muyu siktir edip demlikler nerede diye bakınırken ne görsün. İki demlik patlamanın etkisiyle ortalığa saçılmış. Her yer çay yani… Bizimkinin gözü üçüncü demliği arıyor. Onu daha yeni demlemiş çünkü, kazanın üstünde değil, kenardaki ocaktaymış. Rahmetli, acıyla kalkmış, işte yardıma doktor gelene kadar kendine bir çay koymak için doldurmuş çayı. Demiş bari bir de sigara yakayım. O vakit gerçekten GÜMM! Kazanın patlamasıyla ortalığa saçılan sular, ocağın sönmesine sebep olmuş ama tüp alttan tosur tosur gazını veriyormuş… Peder de olayın şokundan tabi, kokuyu mokuyu almamış. Bir de çayı kurtardığının sevinci var fukarada. Ne bilsin son çayı olacak. İki yudum almış, sigarayı yakınca az önce dediğim gibi, gerçekten GÜMM!.
-Vah vaaaha ahah. Bu sefer gerçekten patlamış yani! Kusura bakma abi, güler gibi oldum da sinirim bozuldu yani ondan.
-Yok Komtan, hemen ölmedi. Hastaneye kadar yetişti fukara. Birkaç gün idare etti ama pis yanmıştı. Sol kolu yanmanın etkisiyle kullanılamaz haldeydi, sağ kolu da patlama sırasında na böyle omuzdan kopmuş! Yanıkları söylemiyorum bile. Çay içemeyeceğim derdiyle ağladı da, bir hafta sürmedi öldü!
-Gamışla vereydiniz ya abi adama çayını! Gerçi gözü arkada gitmemiş ama…
-Komtan doğru diyor abi… Adam çayını içmiş yani cennete gitmiş kadar olmaş bence!
-Doğrusun Yakışıklı… Biz de öyle teselli oluyoz zaten. Neyse ben okulu mokulu bıraktım, işe başlayayım dedim. Eve ekmek girmesi gerek. Ne biliyorum, çay! Girdim hemen bir kahvehaneye garson diye. Tez zamanda geçtim ocağa, bütün gün çay demleyip çay içiyorum. Hayat bana güzel senin anlayacağın. Günler birbirini kovaladı. Ocakta üçüncü yılım, birgün bir müşteri geldi. Kamyoncu. Herif bana Rize’yi övüp duruyor. Böyle kendilerine çay yetiştirenleri mi dersin, Ankara yolundaki bir mola yerindeki çayın ne kadar güzel olduğunu mu dersin anlata anlata benim içime kurt soktu. Hemen bunun yanına muavin olayım diye yalvarmaya başladım ben. Herif iyi çayın yerini biliyor ne de olsa! Eski patron biraz bozuk çaldıysa da ses etmedi, zaten içtiğim çayın masrafını hesaplayınca kârâ geçtiğini bile düşünmüştür pezevenk… Girdim kamyoncunun yanına, birkaç yıl sonra da kendi ehliyetimi alıp, uzun yol şoförü oldum. Üç yılda bütün memleketi gezip, bütün mola yerlerindeki çayın tadına baktım. Diyarbakır’da Tello dedikleri bir herifin çayı güzeldi, bir de Erzurum’daki Memet Dayı’nın. Gerisi tırt! Ama Rize’ye de gittim tabi. Oranın da çayının tadına baktım. Ama naaparsın ki mesele çayın iyisini iyi demlemek kadar, servisinde, tadında, sıcaklığında… Hatta o sıra meraktan, çayla ilgili kitap yazılmış mı diye baktıydım. İşte Japon çayı, İngiliz çayı, buzlu çay, sütlü çay her boku o kitaplardan öğrendim.
Misal allahın Samurayı Japonlar bir çay demliyor dört saat! İngiliz suyunu bizim gibi kaynatmadan hazır ediyor çayını, Rus milletinin kıyamet gibi bir çay âdeti var. Heriflerin Nataşa’sından önce çayına imrenseymişik vallaha daha güzel olurdu buraları… Bunların hepsini bir bir okuyup öğrendikçe merak başladı tabi bende. E, gavurun memleketine nasıl gideceğiz? Bir yolunu bulmak gerek diye hemen bizim nakliye şirketinin patronuna söyledim, ben Alamanya’ya gidecem diye. Maksat gavurun çayı nasılmış onu görmek yani…
-Çay için gavur memlekete mi gittin abi? Helal vallaha. Gerçi orada sen karılara da takılmışsındır, Alman, Yunan derken…
-Eh biz de insanız oğlum. Arada onlar da oldu ama, başımız yine çay yüzünden derde girdi. Millet dünyaları kaçırırken, biz kaçak çay getirmekten tutuklandık. Allahtan kaçak sigara gibi büyük yasak değildi de birkaç ayla yırttık mevzudan. Toru topu iki yıl gidip geldik Avrupalara ama kaçakçı damgasını yedik diye, iş güç bulamaz oldum. Artık ne nakliye şirketleri iş verir oldu, ne de kahvelerde çalışmak beni mutlu etti…
-Fenaymış be abi! Abi aklıma takıldı, şimdi şu tepsi dolusu çayı çevirme numarası var ya…
-Askı!
-Askı derken abi?
-Onun adı tepsi değil oğlum, askı. Askı! Tepsi değil. Askı!
-Pardon abi, askı! Neyse askı mıdır nedir, onu çevirme hareketini yapabiliyor muydun abi, hakkaten çok merak ediyorum ha. Ben küçükken kuaförde çalışıyordum, Hüseyin diye bi elemanı vardı çay ocağının. Bebe böyle takır takır çeviriyordu hiç dökmeden… Az mı soydu bizi, ibnator. İddiaya girerdik, tek damla dökmeden çeviriyordu böyle fırfır…
-Yapabiliyordul da, öyle matah bir hareket değildir canım kardeşim. Hızlı çevireceksin… Böyle, böyle. Bilekten!
-Böyle mi abi?
-Bilekten lan işte, bak şöyle bilekten…
-O hooo Komtan siktin attın muhabbeti ha! Adam gurbetlere gitti çay uğruna, sen hâlâ askı çevirmeyi öğrenmenin derdindesin. Hüseyin midir, ne sikimdir eleman sana sağlam sokmuş ki hâlâ çevirmeyi öğreniyorsun ya… Töbe töbe! Abi kusura bakma, vallaha meraktan öldüm anlat hele devamını şu olayın…
-Neyse, vurdum yollara kendimi. Gittim Rize’ye, çay tarlalarında, fabrikalarda iş bulmaya. Biraz oralarda dolandım durdum. İşi gücü buldum ya, yengenizi de oradan buldum. Benim gibi yetim, bir de öksüzdü fukara. Dayısıgilde kalıyordu ama, dayısı da şerefsizin önde gideni. Bunu evde hizmetçi gibi çalıştırıyorlar. Onunlan evlenip buralara geri döndük. O sıralar benim hastalık iyice artmış. Ha bire çay içiyorum. Adam gibi iş yok güç yok, geçici işlerde çalışıyorum veya mahalleden tanıdığım bir abimiz var onun tahsilat işlerini falan görüyorum… Sözde kabadayılıktan geçiniyoruz. Karı bütün gün evde bana çay demliyor… Ama canım öyle sıkkın ki o dönem, çay olmadan hiçbir halt yiyemez olmuşum senin anlayacağın. Gözüm dönüyor çay içmezsem…
-Allah allah ilk defa duyuyorum böylesini!
-Daha dur yakışıklı, Şahin Abi ‘rak sıtar’ gibi triplere girmiş oğluum…
-Nasıl lan? Ne tribi, abi Bob Barley mi oldun ya. Hani var ya zenci, paso kafa güzel bu abinin onun gibi mi? Bi de şey var gitarcı… Iıııh, hah Cimi Handirik. O da senin gibiymiş abi… Trip yani..
-Abartma lan… ama doğru sayılır. Hakkaten öyleydi ama.
Koçum ben ne dedim sana? Benim çayı sürekli yenileyeceksin demedim mi? Hadi oğlum, hadi koçum, hadi aslanım benim, hadi elimden kaza çıkacak yoksa… Ulan Şerreef, lan nereden buluyosun böyle miskin elemanları ya!
Ne diyordum, hah. Ayıptır söylemesi o sıra üç yüz bardak demli çay içiyorum böyle zehir gibi…
-Üç yüüüüüz! abi naaptın, adamın midesi kurur Alla maafaza…
-Gözümü açıyorum, çay. Helaya gidiyorum, çay. Banyoya giriyorum, çay. Sokağa çıkıyorum, çay. Sigara içiyorum, çay. Rakı içiyorum, çay. Çorba içiyorum, çay. Yengeni dövüyorum, çay… Hep çay!
Bir gün yengen tutturdu dışarıda yiyelim diye. Eh o kadar kahrımızı çekiyor, kırmayalım fukarayı dedim… İçtik çaylarımızı çıktık sokağa, gittik bir kebapçıya oturduk.
Bak Yakışıklı, kaç yıldır tanırsın beni kafadan 5 seneyi geçti değil mi? Hiç beleşçiliğimi gördün mü benim? Yoktur bende öyle… Ama usüldendir, âdettir bir lokantan varsa, müşterine çay ikram edersin birader. Çay ikram etmeyen veya çayı olmayan, varsa bile tutup akşam 7’de ‘abi ocağı kapattık’ falan diyen çıkarsa ne orada yemek yerim, ne bir daha uğrarım, çay getirmeyenle de kavga ederim. Hiç olmadı, al yan dükkandan çay getir değil mi kardeşim… İşte bu kafadayım ben, oturduk siparişleri verdi yengen, ben siparişi vermeden önce lemana çay getir önden dedim. Abi çayı sadece ikram ediyoruz diyor. Ulan ibnenin evladı getirsene çayı, yiyeceğiz işte. Bu göt inat etti, getirmiyor. Sikeyim senin ecdadını dedim; hemen birkaç porsiyon yemek söyledim, daha çatalımı deydirmeden, çayımı getir dedim. Gavatın oğlu getirdi tabi bu sefer. Ulan içiyorum içmesine çay bok gibi… Dedim şunu götür adam gibi çay getir. Yengen de bir yandan “yapma Şahanım, etme Şahanım,” deyip duruyor. Ben o gece elbet iyisi gelir umuduyla boktan boktan demli çayları içtim. Hesap bir geldi şimdinin parası beş yüz milyon.
-O ne abi öyle… Nerede yediniz siz bu yemeği?
-Mesele mekân değil. Gavatın oğlu, çayların ikram olması için bizim yemek yememiz gerekiyor ya. Eh çay istedikçe ben sipariş veriyorum. Ben sipariş verdikçe eleman hesaba geçiriyor. Hesap kabardıkça kabarıyor tabi. Ama mesele hesapta da değil, benim Yakışıklı kardeşim. Hesabı ödeyeceğiz, ama son güzel bir çay içelim diyorum. Daha yeni bir tahsilattan gelmişim cepte mangiz var ama o kadar yine yok… O kadar parayı nereden bulacağım da meçhul ya neyse. Bir çay geldi, bildiğin karbonatlı.
Bak her şey olur… Bayat çay olur, kötü demleme olur, soğuk olur… ama karbonat olmaz aslanım. Karbonat çayın amına koymaktır, geleneğin ırzına geçmektir, günahtır günah! Artık dayanamadım, önce garsonu, sonra mutfaktakileri, sonra patronu bir güzel patakladım ben. Artık gözüm nasıl dönmüşse geleni gidene yandırıyorum, allah yarattı demeden. Cinnet geçirmişim bildiğin! Olay nasıl bitti bilmiyorum, hatırlamıyorum resmen. Tanıdıklar varmış galiba, hemen eve götürmüşler beni. Sonra konu komşunun yardımıyla bu müptezellerin yattığı hastaneye aldılar beni, çay bağımlılığı diye tanı koydu doktorlar. Resmen çay müptelasıyım. Bildiğin hastalık yani!
-Deme be abi, vay anasını haa!
-Tabi oğlum. Bak o zaman yaşım da 27 mi 28 mi ne. Yani tutup bir otel odasında ölü bulunsak, intihar etsek. Hakkımızda gazete haberleri çıkacak; “Halk arasında Demlik Şahin olarak bilinen ünlü sanatçı, kısa süre önce çay bağımlılığını yenmek için 6 ay tedavi görmüştü. En son birkaç garsonu da döven sanatçı gerisinde birçok soru işareti bıraktı…” falan diye haber çıkacaktı senin anlayacağın**
-Hahaha abi matrak adamsın vallaha. Senin şarkıcılık da mı var?
-Komtan bu Yakışıklı harbi salak ha. Oğlum lafın gelişi lan, lafın gelişi!
-Haa pardon abi, ne bileyim ünlü sanatçı falan deyince, dedim öyle bir hikâye de mi var… Abi bir şey daha sorayım. Hiç dökmeden, birkaç bardak çayı elde nasıl taşıyorsunuz ya onu da bir anlatsana hele…
-Çaya değil, yola bakacaksın! Bu kadar basit.
-Yemin ediyorum profesör gibi adamsın abi, lap diye cevap verdin ha. Peki kaç bardak taşıyordun abi, konuyu şeetmiş gibi oldum ama…
-Beş tane taşıyordum Yakışıklı. Bak elini bu açıyla tut. Tuttun mu? Tamam şimdi birinci tabağı buraya yerleştiriyorsun, ikincisini şuraya. Üçüncü tabağı orta parmağın üzerinde dengeye koyuyorsun, onun kenarı diğer ikisinin altına denk geliyor dengeleniyor. Onu da yaptıktan sonra; bak elin şu kısmı var ya… hah tam böyle yapıp iki tane de oraya koyabiliyorsun. Biraz yanabilir elinin ayası, ama alışırsın zamanla. Böyle bu işler…
-Şöyle mi abi, böyle mi tutuyoruz?
-Sen hele iki tanesini taşımayı öğren, dördü beşi sonraya bırakırsın…
-Abi pilavlar bittiyse çay söyleyelim mi biz de? İçeriz di mi Yakışıklı? Şahin Abi zaten ikinci demliğe geçti…
-Doğru dedin Komtan. İçek vallaha…
-İçeriz Komtan içeriz. Oğluuum! üç tane de güzel çay getir bakam, bi de hesabı alalım artık…
İnşallah sonuncu çay gibi geç getirmezsiniz bok yiyenler! Dilim damağım kurudu konuşmaktan…
-Şimdi öyle üç yüz çay içmiyorsun değil mi abi?
-Yok Yakışıklı. Benim tedaviden sonra tekrar mahpus yolu göründü bana. Bu kebapçıda hasar bıraktığım heriflerden birisi daşaklıymış, ondan gaz alan mekân sahibi falan da şikâyetçi oluncaa, biz adam yaralamak, mekâna zarar vermek falan filan drerken yedik sekiz yıl.
-Sekiz yıııl! O ne be abi! Bir çay için sekiz yıl yatılır mı be abi. Pes vallahi!
-Bir çay için olur mu lan zibidi. Karbonatlı çay yüzünden yattık biz! İbnelik yapmadık ya! Sinirlendirme beni.
-Abi tamam sen sinirlenme yeter… Lan oğlum çay nerde ya, bak Şahin Abi sizi de dövecek ha şimdi!
-Komtan, bu Yakışıklı ibnesi daşak mı geçiyor lan benle?
-Yok abi, ne haddimize seninle daşak geçmek, çok affedersin. Elemanlara çabuk olsunlar diye hatırlatıyor işte fena mı…
-Tabi abi, daha girişte azarladın çocukları zaten, onlar da ayık olsunlar biraz diye şeettim…
-İyi iyi tamam. Neyse işte mahpusa düştük biz. Ben tabi koğuşun çaycısı oldum tez vakitte. Tayyar Baba da bizim koğuşa geldi. Eh namı olan adam, onun çay servisini yapmak şereftir bizim için. Neyse bunun belalıları da varmış mahpusta. Veya mahpustan adam ayarlamışlar işte, bunu orada temizlesinler diye. Avluda bir kere bir karışıklık olduğunda adamlarıyla ben durumu çakozladık da ucuz yırttı Tayyar Baba. Hemen de üstü örtüldü tabi. Ama sonra gardiyanları da bağlamış göt laleleri… Yengenizin beni ziyarete geldiği bir vakit, Tayyar Baba’nın demliğine zehir mi ne katmış ibneler.
-Yapma be abiii! Oha kimin götü yer buna be?
-Bulamadık onu kimin yaptığını, tabi o sıra bulamadık. Ama öldürtmedik de Tayyar Baba’mızı. Ben ziyaretteyim diye koğuşa yeni gelenlerden birisi çay yapalım demiş. Baba da izin vermemiş, ben gelene kadar beklemesini emretmiş herkese. Allahtan da öyle emretmiş, verilmiş sadakası varmış Baba’nın. Ben gittim çayları demledim. Bi baktım Tayyar Baba’nın çayı bok suyu gibi bulanık. Kokluyorum anlaşılmıyor. Ama fena kıllandım. Adamın demliği özel, kendim temizliyorum sürekli, nasıl olur diye düşünürken aklıma geldi… Behçet Hoca diye bir abimiz vardı kulakları çınlasın, öğretmendi. Muhabbet kuşu besliyordu bu. Onun kuşa içirdik Tayyar Baba’nın çayını evvela. Hayvan oracıkta öldü. Biz de durumu çaktık tabi. Hemen sorduk soruşturduk ama güzel sakladı piçler. Aylar sonra çözdük meseleyi. Gardiyanlardan birisi ayarlamış bunu. Tayyar baba, nüfuzlu tanıdıklarını kullanıp gönderdi bunu boktan bir cezaevine. Oralarda sürünüyor hâlâ. Ama hem benim güzel çay demlemem, hem de Tayyar Baba’nın bir şekilde hayatını kurtarmam sayesinde, mahpustan çıktıktan sonra, beni yanına aldı. Yıllardır onun yanındayım işte.
Eskiden bu kadar çok iş çıkmazdı bana, çay demler muhabbet ederdik de. Şimdi bana sahada da iş düşüyor. Al işte sizin yanınızda adam peşine düşüyoruz.
-Sahi abi, biz niye geldik Kadıköy’e?
-Bir elemanı bulup ona dersini vereceğiz…
-Orasını anladık da kimdir, nedir, necidir?
-Ohh bak bu çay güzelmiş ha! Oğlum sen bana bir çay daha getir! Siz de içiyor musunuz lan?
-İçeriz abi, yeter ki emret.
-İyi! Afiyet olsun. Hesabı hallettin mi Komtan?
-Ettim abi. Abi yanlış anlamazsan bir şey soracağım…
-Sor hele?
-Abi çayın yedi ceddini biliyorsun madem, dünyanın her yerinden de çay içmişsin. Peki sen niye demlemiyorsun? Yani ben hiç görmedim senin çay demlediğini, birgün demlesen de içsek?… Diyeceğim ama, yanlış anlama abi, yani haddimi aşmış olmayayım…
-O konuya girmeyelim Komtan olur mu? Girmeyelim istersen…
-Tamam abi, kusura bakma. Meraktan sordum yoksa şey yok yani içinde…
-Hadi çayları içelim de; şu Akın denen herifi bir dövüp kapatalım bugünü! Yarın çok iş var!
—-
**Kadıköy’de kaldığım bir evde, tuvalette okunmak üzere sepete konmuş haftalık mizah dergilerinden birisinde yer alan karikatür cümlesinin düzyazıya geçirilmiş halidir!

Maalesef Hacca gitmişliğim yoktur, Allah rızası için o mübarek topraklara yüzümü sürebilmiş değilim. Arafata çıkamadığım gibi ne tavafımı, ne şeytan taşlamasını yapabilmişim… Umre artık umurum umudum olmaktan çıkmış, nasibinde olmayınca Haccın da tacın da yalan olduğunu bizzat görmüşüm evladım…
Altmış sene evvel, evlendikten çok kısa bir zaman sonra geldik İstanbul’a. Kâsım’ımın bana sözüydü, yemin etmişti, ölmüş anasının kabri üstünde, “götürecem seni oralara,” diye. Oraları derken buraları söylüyordu ya, ne gelmeden önceki oralar, ne geldiğimde gördüğüm buralar, ne de bugünkü haliyle buralar benim o günkü hayallerim gibi çıktı oğlum. Ama işte kaderimizde bu varmış dedik ses edemedik evladım… Askerliğini İstanbul’da yaptıydı Kâsım’ım… Bahriyeliydi, adalardan birinde yapmış da nasip olmadı adaları görmek bunca vakittir. Onun için hâlâ inanmadığım günler olur bazen, İstanbul’un ortasında ne adasıymış bu diye… Gerçi mahalledeki çocuklar da bahsederdi ya, hiç görmek nasib olmadı Pirens adalarını. Artık neyin, nerenin pirensiyse İstanbul’un ortasında ada almış kendine de adını vermiş her birine tek tek.
Gülme hiç öyle, gülme bana. Ben de inanmadıydım zaten öyle bir şeyin olacağına, başta da dedimdi ya… E mübarek yaptın askerliğini bahriyeli zaten, ne diye bire bin katarak bir de ada hikâyesi uydurursun. Ada olmasa da denizde yapmışsın ya askerliğini mübarek. Öyle adamdı işte, sırf ben mutlu olayım diye yalan bile söylerdi. Allah günah yazmasın, ama işte Kıyamet günü çıkar hesabını veririm, Allah’ım günahı benim boynuma derim, sırf ben güleyim sevineyim diye böyle yalanlar atardı derim. Öyle iyi niyetliydi, öyle cefakâr öyle vefakârdı yiğidim… Lakin tez vakitte kodu beni sabisiyle bir başıma… Ama bir görsen nasıl yakışmıştı bahriyeli kıyafetleri. O kaputlarla verdiği pozları hatırlarım, saklarım da hâlâ, kimi vakit çıkarır bakarım Kâsım’ıma. Bir görsen o boy, o pos bey oğullarında yoktu, ağa torunları görür de kıskanırdı yiğidimi. Böyle bir omzuna seni, diğerine beni alır öyle çıkarırdı yaylaya, torlağa… Kasabalının davarını çevirir, boğasını çektirir, okulu onarır, reisi karşılardı… Usûl erkan bilirdi, anası babası daha bebeyken hakkın rahmetine kavuşmuş da, amcası büyütmüştü Kâsım’ımı… O da evlenememiş de bizimkinin bıyıkları terlemeye yakın vakitlerde, bir hastalıktan hak yoluna gitmiş. Kimileri kara sevda derlerdi. Onların yalancısıyım. Kâsım’ın öğretmenine vurulmuş da kızın gurbet ilde adına halel gelmesin diye kimseye ses etmemiş, renk vermemiş. Daha sonra tayini çıkınca öğretmen kızın, benimkinin amcası da kederlenmişmiş. Kızın evleneceği haberini alınca da hepten yemekten içmekten kesilmiş, güçten takattan düşmüş… Allah’tan delirmedi ha! Bizim kasabada sürüyle deli vardı öyle, aşk çilesinden. Her biri mecnuna dönmüştü… Delisiyle ölüsü çoktu bizim oraların, senin anlayacağın. Delisi için akrabalar birbiriyle evleniyor diye oluyor, demişti bir keresinde kaymakam da, kimse ne dediğini anlamamıştı. Öyledir bizim orda oğlum. Dayının oğluyla, halanın kızıyla, teyzenin kızıyla evlenirsin. Bu vesileyle kızın da oğlun da uzağında değil yanında kalır, herkes kimin nesine vardığını bilir, hırlısı arsızı hırsızı çıkmazdı hiçbir haneden… Uzaktan akrabaydı herkes birbiriyle. Neyse, biz de Kâsım’ımla çok bi uzaktan akrabayız ama işte o köprüden geçerken kıçı kıçına deyip de akraba olanlardanız senin anlayacağın. Bizim aile diğerleri gibi olmayınca dışarıdan evlenen bir ben oldum, eh Kâsım’ımın aileden de bir Kâsım olduydu dışarıdan evlenen. İçeride kimimiz kimsemiz yoktu da belki de ondan, ama en mühimi alnında yazılı olunca karşı konmuyor oğul. Bizim eve de yardıma gelirdi de oradan bellemiştim Kâsım’ı… Zaten yiğidimi kasabada tanımayan mı vardı a! Herkes onu severdi, o da hiçbirinin arzusunu yerde komaz bir solukta yetişirdi yardımlarına, işlerine güçlerine bakardı. Kasabalı da onu okutmaya heves etmiş de masraflarını karşılamaya meyletmişti, şükür hiçbirinin de yüzünü kara çıkarmamıştı… Liseyi bile tamam edecek kadar okumuştu. Üniversite o zamanlar zor, ama hakkıyla liseyi okudun mu daha ne ister insan…
Öyle deme oğul, merkezde yatılı okumuş da her hafta ilçeden birisi ziyaretine gidermiş Kâsım’ımın; yalnız komamak için onu gurbet illerde. Kasabanın en uzunuydu Kâsım’ım… Bir ucundan yola çıksın tepelerin eteğinden görürdün geldiğini, ha işte öylesinden bahsediyorum. Bu, askere İstanbul’a gidince nasibinden mi nasipsizliğinden mi, dediğim gibi yazılmışsa alnına silmek olmaz. İstanbul’a gelen bir bizimkiymiş… Daha evvel İstanbul’a gideni olmamış bizim oraların, kimi öğretmeni, askeri, kaymakamı, savcısı, yolcusu olurdu da onlar da bizim oraların insanını tabiatını görünce meftun olurdu; İstanbul’u anlatmağa tenezzül etmez, geçiştirirdi…
Askerden bir geldi benimki, her gün kahvede toplayıp milleti meclisi, İistanbul’un bir hikâyesini anlatırdı. Yedi tane tepesi varmış da, Sultan Süleyman burada konaklamış da, İranlısı buraya gelmiş de İskender derler güzel bir oğlan burayı pek severmiş de, altın boynuzları varmış da anlatırdı da anlatırdı. Mübarek askerliki mi yaptı, memleketin masallarını mı kıraat etti, hikâyesini mi hatmetti akıl sır ermezdi… Kızlar için kulesi, eğlenmeye sandalı sefası varmış diye alladı pulladı her gün. Sonra ben artık gideceğim dedi, oralarda durmak istemedi. Oraları dediğim işte bizim oralarda durmak istemedi… Eh oğlum koca adama dar gelmez mi el kadar kasaba, gördü İstanbul’u ancak buranın kabına sığarım dedi, tuttu kolumdan getirdi beni de buralara. İki kuruşumuz vardı kenarda, tarlamız tapanımız yoktu ya iki öksüz yetimdik kimimiz kimsemiz yoktu ama düğünde konu komşunun, uzak hısım akrabanın taktıklarını bozdurduk, bir araya getirdik elden çıkardık… Çıkarmaz olaydık… En azından Allah için bir kenara bir şeyler koyaydık, en azından birkaç yıl, şehre alışana kadar ne ettiğimizi bilirdik a oğlum. Geldik İstanbul’a denizinde vızır vızır gemiler gider gelir, her yerinden arabalar geçer gider. Bizim oralarda bir tek askerin arabası vardır, bir de kaymakamın, gerisi tabanvaydır evladım… Ama burası öyle mi ya, otobüsü var, taksisi var, hususi taksisi var, dolmuşu var, minibüsü var, kamyonu var, treni var, tramvayı var… var oğlu var. Adamın canını alıyorlar bir de sorma gitsin. Kâsım’ımı da aldılar ya benden… onun için bir daha binmemeye yemin ettim de o dört teker üstünde giden şeytan icadına, yine zorunlu kaldım bindim… Lâkin kabahat o arabada da değildi ya, Kâsım’ımın hiç kabahati yoktu oğlum.
Dedim ya cahil değildi, okumuş görmüş adamdı.. Ben de biraz okudum ama okumayı, yazmayı sökecek kadar gittim, biraz da toplama çıkarma kıraat ettim o kadar. Manasızdı evladım o yaşlarda bana okul, evin işini doğru öğreneyim, evi çekip çevireyim yeterdi bana. Az buçuk okumuşluğum vardır ama, işte olduğu kadar diyeceksin, yine de büyük şehre geldiğimizde kimseyi suratımıza güldürmedik ardımızdan konuşturmadık oğlum, kara cahil dedirtmedik de Kâsım’ıma laf getirtmedim… Benim anamla babam bizim oralarda olan bir salgın illet yüzünden ben küçükken Hakkın rahmetine tez elden kavuştular da onun içün bana da ebem diye bildiğim nenem baktı… Eh yaşlı kadın o da tez vakitte düştü elden ayaktan. Onun yemeğini, çorbasını yapayım, altını temizleyeyim derken okul mokul yalan dedik öylecene bıraktık… Kimi zaman Kâsım’ım evin işlerine gelir de yardım ederdi dediydim ya, işte o vakitler gönül verdik birbirimize… Gülme öyle hınzır hınzır, çocuk yaştaysak çocuk yaşta… Eskiden çocukluk kısa sürerdi evladım, tez vakitte büyümek zorundaydı insan…
Uzatmayayım İstanbul’a geldik. Ama bir tane bizim oralı adam yok. Gurbette hemşehri mühim evladım, atanı dedeni yad edersin iyi gelir sana da ona da… Kimimiz kimsemiz olmadan dikiş tutturmaya uğraştık Kâsım’ımla. Önce ağır işler yaptı, birkaç otel köşesinde kaldık da sonra otelde konaklayanlardan birisi söylemişti, memuriyet sınavları varmış, o da onlar için gelmiş, Kâsım’ım da madem lisesini bitirmiş bir müracaat edeymiş… Kâsım’ım sınava girmeye hazırlanınca ben de otelde gündelik temizlik yapmaya başladım… Boşalan odanın kaba bir temizliğini yapıp çıkıyorsun, hop iki dakikada bitiyordu. Kolay işti senin anlayacağın, üç beş veriyorlardı yardım etmek için bizlere. Kâsım’ım girdi memurluk sınavlarına da kazandı bir güzel… Başladı vilayette işe. Eh devlete yaklaşmış olduk bu vesileyle ya, pek bir hayrını göremedik devletimizin… O vakit Beşiktaş’ta çıktık küçük, eski bir eve… Vilayete kadar tramvayla gider gelirdi yiğidim. Aaah ah, şimdi bir sinek kadar olaydı odanın kenarında duraydı da, yeter ki yanımda olaydı. Bileydim o yine buradadır, yanımdadır diye…
Ama şükür Allah’ıma komşularım sahip çıktılar bana… İhsan’ım doğduğunda çiçeği burnunda bir memurdu Kâsım’ım. Kenara koyacak üç kuruşumuz ya vaar ya yok. Onu da bir vakit denkleştirebilirsek küçüğünden bir ev alalım diye tutuyoruz kenarda. Kefenden önce dünyada mekan peşine koşuyor ya insan, o vakit anladım fuzuli çabadır diye…
Askeri darbe olmuştu da,sokağa çıkma yasağı başlamadan mesaisi bitip eve dönmek için daireden çıktığında askerî makam arabalarından biri çarpmış yiğidime… Albayın pek bir acelesi varmış, yetişmesi gerekiyormuş… Hanımı konkenden ha çıktı ha çıkacakmış… Konken’in neresi olduğunu hâlâ bilemedim ya, ben evvela koma dedikleri hastalıktan sanardım o da değilmiş… Benimki birkaç gün kaldı da orada, ondan bilirim. Neyse, alel acele yokuştan boşanarak inen araba, kara kara düşünerek evinin yolunu tutan Kâsım’ıma çarpmış. Sefer tası bir yana, sol pabucu diğer yana, Kâsım’ım da evvelâ yukarıya sonra arabanın ardına düşmüş. İmansız komutan daha da gitmeye yelteniyormuş da Kâsım’ımın heybetli vücudu, arabayı da biraz zedelemiş olacak ki hemen hareket edememişler… Onlara yardıma gelen diğer askerler de bu vesileyle Kâsım’ımı hastaneye bırakmak için diretmişler. Gerçi bir halta yaramadı ya, komada kaldı benimki birkaç gün… İyileşemediği gibi daha fenası, bizim kenardaki iki kuruşumuz, askeri araca zarar vermekten dolayı devletimiz tarafından geri alındı. Dul maaşını da yıllarca kesintiyle almamın sebebi makam aracının yedi günlük iş yapamaz raporu almasıymış ki, karısının geciktiği için albaya ettiği lafları bir başkası işitseymiş şu hayatta ya katil olurmuş ya da kendi canına kıyar bu dertten öyle kurtulurmuş… Ah oğlum, benim yiğidim ölmüş bunlar hâlâ benden albayın avredinin asabiyesine şaşırmamı bekliyorlar, albayın sabrına saygı duymamı istiyorlar… Ahmaklığın da böylesini göremedim ya diyeceğim yoktur başka…
İhsan’ım da daha küçücük bebeydi o vakit. Bir başıma büyüttüm oğlumu; hem çalıştım hem okuttum da… Evin parasını verdik devletimize ya, çalışan demir ışıldar diye biliriz biz oğlum. Bir yandan temizliğe gittim diğer yandan dikiş nakış yaptım, kazak ördüm… Derken muhtar akıl verdi de market açtım yakın köşede… Ne uzadım ne kısaldım… İhsan’ımı üniversitelere kadar okuttum. Beri yandan da nohut oda bakla sofa bir ev aldım aynı vakitlerde… Mühendis olacaktı da, doktor olası diye istedim. Üzmedi beni İhsan’ım hekim olmak için okudu… Olamadı evladım… Kaçıncı senesiydi okulunda hatırlamıyorum, bir darbe de o vakit oldu. Ordu idareye el koyduğunda kundakta bebe olan İhsan’ım, gençlik çağında da ordu idareye el koyunca gençliğinden oldu… Artık alışmıştım, benim oğlan eve hep bir geç saatte geliyordu. Kimi zaman da arkadaşlarıyla uğrardı. Hepsi efendi çocuklardı Allah için. Zaten İhsan’ım da öyleydi. Babasına çekmiş evladım, nasıl efendi nasıl yiğitti… Bütün arkadaşlarının imdadına yetişirdi de bir derneğin de gönüllüsüymüş fukara oğlum. Her şeye gönüllü giderdi zaten… İşte o derneğin gönüllülerini tutukladılar bir süre sonra. Zaten o vakitte kimi tutuklamadılar ki? Allah seni inandırsın, bak yalansız mübalağasız söyleyeyim sana; mahallenin yarısını mahpusa, ziyarete gider olmuştuk bir vakit. Kimisini göremezdik, kimisinden haber alamazdık, kimisi de taaa Diyarbakırlara nakledilmişti, mahpusta huzuru bozuyorlarmış diye… Mahallede bir çocuk yaştakiler, bir de ihtiyarlar, bir ayağı çukurda olanlar, bir de benim gibi dullar kaldıydık… Öğrencisi, öğretmeni, memuru, öğretmeni, işçisi tutuklanmıştı bir bir… Altı yıl sonra çıktı İhsan’ım, bir deri bir kemik, avurtları çökmüş, şakakları ağarmış, beli bükülmüş ama yine de taşı sıksa suyunu çıkarır gibi dururdu… Lakin bana sözü var diye çok istese de okuluna devam edemedi… Kaydını silmişler, siyasi mahkum diye dışlamışlar evladımı… Lanet etti tahsil dedikleri şeye de, tez vakitte iş tutmaya koyuldu yollara… Mahpusta tanıştığı bir arkadaşıyla ortak iş yapmaya karar vermişlerdi… Ne işi diye sorduğumda kahvehane açacağız demişti ya, ne bizimkinin anladığı işti, ne de benim aklım ererdi… Benim oğlan sadece dükkanda kasanın başında duracak, temiz yüzü heybetli cüssesiyle varlığı yetecekmiş müşteriyi menfi yahut müspet manada iknâ etmeye… Tez zamanda işlerini yoluna da koymuştu şaka maka… Kahveye sermaye olsun diye sattığımız evin az daha büyüğünü almıştık, yine aynı mahalleden. Kıyamet kopsa ayrılmam bu muhitten dedim de, öyle ikna ettim oğlumu buralarda kalmaya… Geriye bir tek mürüvvetini görmek kalmıştı yiğidim İhsan’ımın… Evlenmeye karar verdiğinde de ondan çok ben sevinmiştim, en azından onun düğününü görecek bir anası vardı ya Kâsım’ıma nasip olmamıştı. Kâsım’ım ne anasını babasını görmüş ne de evladını sevebilmişti doyasıya. Şu dünyada Kâsım diye biri geçmedi deseler, inanan çıkar yeminle, öyle kimi kimsesi yoktu yiğidimin. Uzaktan hısım akrabamız vardı ya, biz İstanbul’a gelince onlar da ardımızda kaldılardı artık… Gene uzattım, ihtiyarlığıma var.İşte İhsan’ımın meğer varmış konuştuğu, görüştüğü,seviştiği… Lakin daha nikah yapmadan çocuk peydahlamışlar da, biraz gücüme gitmişti senin anlayacağın. Hele bunu öğrenmem daha da feciydi ya, talihin oyunlarına akıl sır ermez oğlum… İnsan tek tek tecrübe ediyor bunu. İhsan’ım okulunu bitiremeden mahpusa gittiğinden askerliğini yapmamıştı henüz… Eh bir yolunu bulup kahvehaneye, iş hayatına girip işleri yoluna koyunca bir gün işyerindeyken kapıdan içeri girmiş devletin polisi, askeri… Almışlar benim oğlanı askerliğini yapsın diye, yeniden yanlarına katmışlar… Bana da telefonla bildirdiler. Artık bakkalı devretmiştim ya, bizim bakkalı arayıp söylemişlerdi bana bu kötü haberi… Oğlumu Sarıkamış’a götürmüşlerdi askerliğini yapmaya da, ne babası gibi bahriyeli oldu, ne de eşin dostun oğlu gibi asteğmen olabildi. Sakıncalı piyade derler, isminde meymenet olmayan bir birlikte yaptı askerliğini yıllarca… Askere gideli bir, bilemedin iki ay olmuştu ki, bir gün kapımı gençten ve güzelce bir kız çaldı, kucağında kundağa sarılmış bir bebeyle… “Al teyzecim bu İhsan’ın oğludur, evlenme vaadiyle karnıma dölünü koydu da çekti gitti asker ocağına,” dedi. Ben ne olduğunu anlayamadan, dur kızım hele bir anlayalım işin aslını esasını öyle konuşayım senle, diyemeden bağıra çağıra; “Kusura bakma ama, koca şehirde bu genç yaşımda el kadar bebeyle kalamam, asker yolu gözleyemem ben. Hele askerden dönme ihtimali olmayan bir siyasi suçlunun peşinde, kucağımda piçiyle heder olamam ben…” dedi de neyin nesi, kimin fesi olduğunu bir türlü anlayamadığım bu kızın elime verdiği bebeyle bir başıma kalmıştım evin ortasında. Lazım olur diye İhsan’ıma yazdırdığım dükkan adresine gittiğimde kahvenin yerinde artık yeller estiğini, kocaman bir gazinonun karanlığında ortağı dedikleri adamın sağda solda koşuşturan çocuklara emirler yağdırdığını gördüm. İhsan’ımın bu adresi verdiğini söyleyince de ortaklığın çoktan bozulduğunu söyledi, ipek gömlekli kara bıyıklı adam… İhsan’ımın ortağı o muydu değil miydi bilmem ama, “ulan Halil geliyor musun yoksa ben sabaha kadar elin moruk karılarıyla sohbet etmeni mi bekleyeceğim,” diye bağıran arabadaki kadının evime gelen kız olduğuna adım gibi emindim. Sesin geldiği yöne doğru döndüğümde, Halil diye seslendiği adamın “ulan orospu, sıçtığın bok daha kurumadan bana mı koklatacaksın da moruk karıların yanında posta koymaya yelteniyorsun bana kahpe!” diye bağıran sesiyle kendime geldim… İhsan’ımın buralarda işi olmayacağını anlamıştım da sessiz sedasız evimin yolunu tutmaya başladım. Gazinonun kapısından çıktığımda gözümü kamaştıran güneşin etkisinin geçmesini bekliyordum ki, yanıma yanaşan, gözleri uykulu, nefesi içki kokan bir kızın “git teyzeciğim buraları senin için yanlış yerler… İhsan’ını da ihbar edip yediler zaten, türlü çorap ördüler başına oğlunun…” demesiyle kendime gelmem bir oldu. Mahalleye döndüğümde, oğlumu ihbar edenin bu Halil dedikleri kara bıyıklı olduğunu muhtar söyledi bana… Ah etmedim ya, elbet bir başkasının da ahını almışlardır, bir yerlerden çıkar ah alandan… En azından öyle duyduk bu vakte kadar… İhsan’ım Sarıkamış’ta askerliğini yaparken mahallece Birkan adını taktığımız oğlu ile İhsan’ımın yolunu gözler olduk. Mahpusta gibiydi fukara… Ne bir haber alabiliyorduk, ne bir şey. Türlü cezalarla iki küsur yılda biten askerliğinden döndüğünde mahpustakinden daha beter halde gelmişti karşıma… Onun gelmesine doğru, yine polis çalmıştı kapımı, haciz memurlarıyla. İşlettiği kahvehanenin borcu varmış diye elimizde ne varsa aldılar… Bakkalı devrettiğimde birgün hacca giderim diye kenara koyduğum parayının azcık bir kısmını da borçları ödeyeyim diye bozdurdum birer birer. İhsan’ım askerden döndüğünde belli etmezdi ama bir değişik haldeydi… İnsanın kısmeti bu kadar mı olurdu ya… Askerliğinin son aylarında İhsan’ımın da yakasına bir hastalık musallat olmuş… İllet şimdi herkesi öldürüyor ya, kanser oldu fukara oğlum. Haliyle haciz yüzünden evden eksilen eşyanı ardına, Hacca giderim umuduyla kenara koyduğum para, iki üç tane bileziğim oğlumun, İhsan’ımın tedavi masraflarına gitti ki, evladımın anası rahat etsin diye aldığı evi de bu uğurda sattık… Yeniden gerisin geri kira günlerine döndük de mahallemden yine çıkmadım oğlum. Kefen parası niyetine kenara koyduğum para, oğluma kefen parası oldu evladım… Kâsım’ımı bir asker aldı elimden, İhsan’ımı da bir başka asker aldı iki kere yanımdan…
Yok yok üzülmüyorum artık. En çok Birkan’ıma üzülürüm ben… İhsan’ım hastaneye yattığı vakit torunum, iki yaşında ya vardı ya yoktu… Birkan’ımı, kurban olduğum yetimi, babasının kucağına verdiğim vakitte ne İhsan’ımın aklı yerindeydi ne de Birkan’ımın aklı eriyordu kimin kucağında olduğuna… Birkaç ay geçmeden de babasız kaldı torunum. Hayırsız anasının kim olduğunu hiçbir vakit tam öğrenemedim…
Birkan’ımı bir gün sormadı ya, soracağı yoktu bana sorarsan… Bana söylediği, koca şehirde el kadar bebeyle gencecik bir kızın ne yapacağıydı ki, doğrudur evladım. Ben koca şehirde elimde kundakta bebeyle bir halt edemediysem, o kız gencecik haliyle ne edebilecekti ki…
Kocamı aldı talih, İhsan’ımı aldı kader, verdi bana Birkan’ımı… Oydu benim kocam, oğlum, babam, torunum bu vakitten sonra. Evladımın acısına katlanabilmek için bağrıma taş bastım, acısını unutmadım ama, yine de yılmadım oğlum… Birkan’ım da İhsan’ıma pek bir benzerdi ya Allah var, kimsenin aklına başkasının piçidir bu, fikri düşmedi. Hık demiş babasından düşmüştü mübarek… Birkan’ım daha memede bebeyken benim kucağıma kaldı ya, emzirebilmek dışında her bir şeyi yaptım biricik evladıma, torunuma… İhsan’ım da ölünce, o yaşta kadın el kadar kundakta bebeyle tiğ-ı teber şah-ı merdan kalakaldım koca İstanbul’da… Hacca gideceğim umuduyla hâlâ kenara koyduğum üç kuruşu da Birkan’ım için çıkardım ortaya… Gerçi bakma Hacca gideceğim diye kenara koyduğum parayla buradan memlekete bile gidilmezmiş ya, biz böyle gördük, duyduk oğlum, bilmesek de aynısını yaparız hâlâ. Şu memlekette kaç tane insan yaptığı şeyin muhakemesini yapıyor ki, ben de yapabileyim… Anlayacağın yine biz bize kalmıştık Birkan’ımla ben.
Birkan’ımı üç kuruşluk biriktirdiğim paramla, bir de hakkını yemeyeyim mahallelinin yardımı ve torunumun çalışkanlığıyla, hasılı kelam el birliğiyle okuttuk. Dişimi tırnağıma taktım, bana mısın demedim; gece gündüz çalıştım torunumu okutayım diye. Okuttum da… Örgüler ördüm, mahalle pazarlarında tezgaha çıktım, gelinlik kızlara kanaviçe dantel işledim, öyle geçindirdim evimi… Artık yaşlandığımızdan gündeliğe temizliğe gidemedim ya, götürtmediler de sağ olsunlar… Günlerde benim işlerimi sattı mahallenin kadınları birbirine, kimi derneklerden yardım topladılar üç kuruş para geçsin diye elimize. Ramazanda, bayramda öte berimizi aldılar sağ olsunlar… Birkan’ımı kimin doğurduğunu tam bilmem, çünkü yüzünü iki kere yarım yamalak ya gördüm ya görmedim; ama kimin büyüttüğünü kimin okuttuğunu bilirim. Ha bir de kimin öldürdüğünü hâlâ bilemem.
Na şunun şurasında ölmeyeydi askerden döneli tam bir yıl olacaktı. Ama tezkeresini almaya üç ay kala ölüsü geldi bayraklı tabuta sarılı. Kocamı öldürene benzer, oğlumu tutuklayana benzer bir komutan geldi “evladınız şehittir,” dedi de, nerede kimle savaştığını bilemedim. Asteğmen olmuştu, askerde komutandı benim evladım ama; işte düşmanlık nedir, savaşmak nedir bilmezdi torunum. Eline vermişler tabancayı tüfeği, koymuşlar emrinde birkaç askerle dağlara taşlara… Yine kendime diye sakladığım kefen param, bu sefer torunumun kefen parası oldu… Sonra da zaten bir günüm diğerine denk gelmez oldu. Asabım bozuldu evladım…Tutunacak bir dalım, altına sığınacak bir damım kalmadı. Yiğidim dediğim kocam, gözümün nuru dediğim evladım, atasının yadigarı dediğim torunum aynı yaşlarda öldüler de üçünden mislice fazla ömrü yaşadım bu yaban illerde. Ne bir gelenim ne bir gidenim yoktur da komşumdur, mahallelimdir sahip çıktılar. Şehit maaşı bağlayacaklardı da bu yaştan sonra alacağım üç kuruşu neyleyim diye onu da verdim mahallenin bebelerinden birine okul masrafı olsun diye. Gerçi verdikleri maaş on kitabın beşini ancak karşılıyor ama, en azından o yaşlarda mühimdir, yaşıtlarının yanında sıkıntılı durmasın çocuk. Kitapsız okul mu olur a! Hacca gidemedim oğul. Hacca diye sakladığım paralar ilaçlara, oğlumun, torunumun okullarına gitti… Askerde İstanbul’u yurt belleyen Kâsım’ımım da, ben de çok istedik, geldik İstanbullara, kaldık İstanbullarda. Lakin askerde sevdiği İstanbul’dan yine bir asker aldı Kâsım’ımı… İhsan’ımı iki kere aldı asker ellerimin arasından, boş kalan kollarıma kundakta bebeyi koyan kızı bir daha göremedim ama Halil diye seslendiği kara bıyıklının öldürüldüğünün haberini günlerce yazdı gazeteler, söyledi televizyonlar… ‘Büyük hesaplaşma!’ymış, neyin hesabıdır göremedikleri anlayamadım. Ama Birkan’ımın haberi hiçbir yerde çıkmadı oğlum. Savaş mı vardı ki şehit oldu diye sordum da, neyin hesaplaşmasıymış bir türlü anlayamadım. Zaten bir yerlerde haber olmadığına göre, öyle büyük bir hesaplaşma da değildi ya, olan Birkan’ıma oldu evladım… Hacca gidemedim ya, bütün mahalleli bilir pek bir gitmek istediğimi… Şimdi bu eski evde kiramı ortaklaşa ödüyorlar da sağ olsunlar Meftune’yi komuyorlar sokakta. Artık iyice yaşlandım diye iş göremez oldum ya, yıllardır bu mahalledeyim diye İhsan’ımın akranı çocukların bile ihtiyarladığını, onların çocuklarının büyüdüğünü gördüm. Onlar yardım ederler el birliğiylen Hacı Meftune’ye… Sağ olsunlar, gelenim gidenim zaman zaman olur ya Allah her birinden ayrı ayrı razı olsun oğlum. Öyle ya, onlar da benim evladım sayılır, torunum sayılırlar. Hacca gitme umudumu daha İhsan’ım öldüğü vakit yitirdim oğlum. Şuradan şuraya gitmeye mecalim yok ya, yeter ölüm gördün diye, ha bire düğünlere götürürler beni. Hepsi torunum sayılır diye, kız istemeye de oğlan evermeye de mahallenin en ihtiyarıyım diye beni götürürler. Düğünlerde derneklerde yanlarına alır en önde yer verirler. Aha bu tekerlekli iskemleyle taşıyorlar beni bir yerden bir yere giderken. Belediye başkanı verdiydi onu da iki sene öncesi… Hep Hacca gitmek isteyip de gidemediğimden midir, yoksa mahallede gidemeyen bir ben olduğmudan mıdır bilinmez, bir bana Hacı diye seslenirler mahallede. Ondandır Hacı Ana , Hacı Meftune diye seslenmeleri bana… Senin anlayacağın benim Haccım da yalan, benim ömrüm de yalan… Senin ismin deydi oğlum? Huu.. Kime diyorum, Tövbe estağfurullah nere kayboldu bu çocuk?…
İlahi Meftune, gene kendi kendine konuşurmuşsun meğer. Eee Meftune, Hacı Meftune… kim bilir gene neleri anlattın kendi kendine… Şu sokaktan geçen de İhsan değil, nerede kaldı bu çocuk…

Kara bahtlının önde gideniyim ben, bayrak tutanı derler ya belki de o’yum ne bilem. Hani deyim yerindeyse eşek gibi bir talihim var, bilemedin katır gibi. Bütün işi onlar yapar, bütün çileyi onlar çeken ve lakin bir Allahın kulu da onların kıymetini bilmediği gibi, üstüne biner, ardına geçer, sırtını kötekler, kıçını tekmeler ya onun gibi işte benimki de. Ne yaparsam yapayım kara bahtım, makus talihim hep peşime düştü benim. Mahpustaki görüş gününde aylardır görmediği bir yakınını beklerken onun ölüm haberini alan adam talihi var bende. Bende bu talih varken, üzerine ev yapılacak arazide, kuburun açılacağı toprak ben olurum… Aha benimkisi böyle bi’şey…
İlçede büyüdüm ben abim. İlçe dediğin nedir, taşradır. Dışarıdakidir, uzaktadır. Kırkta yılda bir bir devlet erkânı geldiği zaman gözün gibi baktığın koçunu kestiğin topraklardır taşra. Taşranın ezanı çatal okunur. İmam bile nadir gelir de, gırtlağı çatlamış, çıbanı patlamış, kulağı sağırlaşmış namazı yarım bilen ihtiyarlar okur bizim orada ezanı. O yüzden sahur geç, iftar erken yapılır bizim oralarda. Belki de cünupluğumuz da oradan gelir. İlçenin en eski ailelerinden birisi bizimkidir. Koçanoğulları derler ya soyadımız onun için Koçan’dır. Sikiyim koçanını! Sülale eskilere dayanıyor ama ilçe bir boka yaramadığı için bir şey olduğu yok. Zaten kala kala bir tek bizim aile kalmış. Ah almış ibneler ömür boyu, ucu bizim kıçımıza kadar girmiş çok affedersin. Kuş uçmaz kervan geçmez bu toprakların en uçkuruna düşkünü de bizim pedermiş. Zaten beni de öyle peydahlamış ya, onun için Koçan’ın Piçi derler bana. Abim var bir de ama artık kimse hatırlamaz. Tez vakitte harbiyeye yazıldı, leyli mektep falan derken bir daha sittin sene gelmedi bizim oralara.
Anamı görmedim ben. Dediklerine göre, peder beyin köylük yerde üzerinden geçtiği karılardan birisiymiş. Gerçi tek geçen o değilmiş ya, duyduğumu söylerim ben de. Satı Karı derlermiş ya, Satılmış imiş asıl adı. Bizim pederden büyük, köylük yerin orospusuymuş. Köyün erkeği zekerine laf geçiremediğinde bu yarı deli karının üstüne çıkarmış, onlar da razı karıları da razıymış ya, köyde kimse Satı’yı kovmaz, o da kimseye bulaşmaz imiş. İnsan anasına orospu der mi ya? Dedirtiyorlar işte, hayırlı bir bok olaydı beni bu soysuza mı verirdi. Yanında kordu ki, yetim olam ama öksüz olmayam diye. Ama işte onun bunun altına rahat yatamaz diye beni çıkarttığı gibi bir tarafından tutuşturmuş babam olacak herifin eline. Tabi bana sorsan ondan olduğum da belli değil ya, yapacak bi şey yok. Neyse… Anam taşaklı karı çıkmış, kucağına beni tutuşturduğu gibi, çifteyi doğrultmuş burnunun ucunda. “Al piçini götür ilçene, tık dersen son tıkılaman olur,” demiş. Bizimki evvelâ altına kaçırıvermiş oracıkta, donun ıslağını gören Satı Karı bu sefer çifteyi doğrultmuş bizimkinin zekere doğru… “Elindeki bebe yerine, sen altına sıçarsın ya soyunuzun ne bok olduğu bellidir buradan,” demiş. Bizimki de bu lafın üstüne götün götün geri gelmiş ilçeye. Lakin peder evliymiş. Abimin anasıylan tabi. Abim bakmış, havadan kardeş geldi diye sevinmiş. Anası bakmış orospudan soysuz geldi diye delirmiş. Bana da yapamadı analığını, gariban abime de… Birkaç yıl sonra da derede ölüsü bulundu. Artık kendi canına mı kıydı, dediliğinden dereye mi düştü bilinmez. Sonrasında babamgillerin malı mülkü de güve yer gibi yavaş yavaş tükenmeye başladı da, eski günleri mumla arar olmuşlar, ben eski günleri de bilmediğimden yanı ayak başı gabak dolanırdım, masraf olmasın diye.
Babam, halam ben var idik ya, babamı da pek görmezdim ben. Benden tiksinirdi bilirim. İçki arkadaşı Yaman Ağa benim için “orospu anası, onu götünden çıkarmıştır,” demiş. Köylük yerdeki orospunun, ön tarafı sürekli işlediğinden, çocuğun çıkacağı yer anca götü olurmuş ki, hayatımın ne kadar boktan olduğunu da öyle anla sen. Peder bey de bu lafı düstur edinmiş olacak, “Satı’nın kazığı” veya “Satı’nın boku” derdi arkamdan. Eh uçkuruna sahip olamazsan, siki çarşafa dolarsın çok affedersin. Halam baktı bana ya, onun da aklı kıttı. Taşrada kimin aklı kıt, kimin değil ya çok iyi bilinir, ya da bilinir ama görmezden gelinir. Orospu analı bir bebeye bakan da anca deli olur ya!
Zaman geçip ilçeden yeni zenginler çıkmaya başladıkça bizim oraları büyür gibi olmaya başladı. Atanan savcılar, subaylar kasabada kalır oldular. Şehre gidip gelmek yerine ilçede konakladılar. İşte benim makus kaderim de o vakit kendine yeni bir istikamet buldu ki vay bana vaylar bana.
Gelen kaymakamın, savcının, subayın çocuğu bizim okula yazılırdı. Zate, başka bir okul olmadığından eli mecbur bizimle tanışırlardı. Yaşıtımız olanlar sınıfımıza düşer, yaşıtımız olmayanların hikâyesi dilimizde destana dönerdi. Misal, kaymakamın benden büyük kızının güzelliği her geçen gün daha da söylenirken, Yüzbaşı Kudret’in oğlunun yakışıklılığı erkeklerin bile dilinde gezinirdi. Erkek güzeliymiş de, kalemle çizilmiş gibiymiş de… Herkes bir şey söylerdi ya, basbaya benim gibi bir şeydi işte. Teni açık renkli, saçı ince telli, zayıf uzun boylu bir şeydi. Lakin bizim adımızın Piç’e çıkmış olması, şeklimizin de gudubet bir hale evrilmesi için yeterliydi ki, benimle bir tek Kudret’in oğlu Tankut konuşurdu. Lanetimi bilmediğinden yarenlik ederdi bana. Bense tedirgin, helbet birinden öğrenir anamın orospu, babamın lanetli, benimse piç olduğumu; sonra selamı sabahı keser, o da yoldan geçerken kıskıs gülenler, taş atanlar arasına girer diye ürkerdim. Artık kasabalının insafından mıdır, yoksa o güzel çocuğa benim kadar yaklaşamadıklarından mıdır bilmem, kimse ses etmezdi arkadaşlığımıza. Lafımı da etmediler Tankut’a. Ne piçliğimden ne de ismi de namusu da Satılmış anamdan söz ettiler. Abimin harbiyeli olmasından mıdır bilinmez asker çocuğu Tankut’ta abimi yaşıyordum ben. Pek bir seviyordum ya, o da bana pek bir yakın dururdu, elini hep omzuma atar, her fırsatta bana sarılırdı… Dere kenarında azıcık yüzdükten sonra ha bire güreş tutardık Tankut’la. Her seferinde ben tuş ederdim onu ya, gürbüzlüğüm taşralılığımdandı ama, o da dünden razı gibiydi buna. Hiç direnmez, bir kez itiraz etmez dahası sarılır, okşar sonra yanımda uyur kalırdı boyuna…
Gel zaman git zaman yeni savcı geldiği vakit her şey tersine döndü ilçede. Savcının kızı Figen yüreğime kor gibi çöreklendi. Tankut’la olan ahbaplığımızdan mıdır bilinmez ilkin bizimle sohbet etmeye başladı. O vakit daha iyi anladım şehrin suyu da bizim ilçedekinden daha temizdir… Yoksa, nasıl olacak da ikisi de misler gibi kokacaktı ya? Bizim gibi dereye de indiklerini görmediğimden, anlardım ki yıkanacak sularını şehirden getirirdi bunlar. İlkin o kokusuna büyülendim Figen’in, sonra ilk defa duyduğum adına. Işıl ışıl bakardı ya gözleri, bunu ilk fark eden de Tankut oldu. Bir keresinde o söylemişti, “Figen’in sana bakışını gördün mü Koçanoğlu,” diye. O vakte kadar ismimle seslenen Tankut öyle bir Koçanoğlu dediydi ki, sanki orospu anama sövüyordu çok affedersin. Bir gün derede yüzdükten sonra, yine güreş tutmuştuk ki Tankut, donlarımızı da çıkaralım dediydi. Zaten ıslak olduğundan bir kerede sıyırıverdiydim ben de. Meğer asıl fikri sonrasındaymış da sıvazlamaya başladığı zekerimden heyecandan olsa gerek bütün bir sidik boşalıverdi etrafa… Suratına işememe içerlemiş olacak, hızla bıraktığı zekerime son bir kez bakıp hemen üstünü giyinmeye başladı. Bir daha da bakmadı yüzüme, ne okulda ne kırda… Dereye de gelmez oldu bir daha. Ben kucağındayken babamın altına ışemesinden midir nedir, heyecanlandım mı tutamazdım çişimi. Kırk gün su içmesem de en ufak endişede bir sızı peydahlanırdı şeyimin ucunda. Sonra dayanılmaz bir tazyik ile fışkırıverirdi her seferinde. Bizim soyun laneti de budur ha… Uzatmayayım, bu bahtsız hadisenin ardından bir daha suratıma bakmadı Tankut. Tankut bakmayınca Figen de bakmadı. Meğer Figen’in bana bakması da hikâyedenmiş… Benim gönlüm Figen’e kaydıkça, Figen Tankut’a meylettiğinden beni yakınında tutarmış. Sırdaşı olmam içinmiş her şey. Tankut’un niyeti de her ne kadar o vakit anlamasam da ibnelikten geçermiş ya her şey o yüzden berbat olmuştu…
Taşrada yapılmayacak tek şey, şehirden gelene âşık olmaktır. Dermansız bir hastalıktır. Söndürülmez bir ateştir! Yaz yağmuru gibi gelirler ilçeye, geldikleri hızla da giderler. Ardında toprak kokusu bırakırlar kısacık, o kadar! Tankut’un ilçede dörtüncü, Figen’in de ikinci yılıydı ki, artık onlar da duymuştu anamın orospuluğunu, babamın soysuzluğunu, benim piçliğimi… Ama ben Figen’in aşkıyla yandım kaldım aylarca, belki yıllarca. Bekir Ağa’nın eşeklerinin arkasına geçmem de bundandı ya! O sayede artık altıma işemiyordum lakin, kasıklarıma çöreklenen ağrıdan kurtulmak için de başka çare bulamıyordum. Eşşeğin içine suyu kaçırmadan, işimi görüp sinsi sinsi çıkarken Bekir Ağa’nın oğluna yakalandığımda da “orospunun oğlu Karakaçan’ı Koçanlara gelin etti,” dediler! O vakit buralardan gitmek gerektiğine karar kıldım. Halamın altınından gözüme kestirdiğimi, evdeki kıymette ağır yükte hafif olan öte berisiyi bir poşete doldurduğum gibi vurdum kendimi yollara.
Günler sürdü büyük şehre gelmem. Gelmekle de bitmedi ki dert, dikiş tutturana kadar feleğim şaştı aylarca. Hangi işin peşine koşsam, hep bir halt çıktı karşıma. Polis mi düşmedi peşimize, fabrika mı yanmadı çalıştığım, kabadayılar mı çatışmadı burnumun dibinde… İşportalar mı dersin, fabrikalar mı, pavyon fedailikleri mi, kumarhane erketeleri mi, batakhane köşeleri mi dersin, kaçak sigara işleri mi… Her sikin altına yattık çok affedersin. Babamızın Koçanlığı değil ama, anamızın orospuluğu büyük şehirde işimize yaradı. Sabah akşam kıçımızdan oluk oluk ter attık da öyle kurduk kıraathane işini kendimize.
Gecekondu mahallesinin işsizi bol olur. Karı gündeliğe gider erkeği okeye döner. Mahalleli, fayans dizsin diye açtık dükkanı açmasına, evvelâ belediyeden yiyiciler geldi, sonra kabadayılar. Batakhanelerde hâlâ bilenimiz vardı da öyle öyle yırttık o davalardan. Belediye dediğin iki sakala bakardı ya, onu da hallettik.
Gel zaman git zaman, mahallenin kızlarından Zeynep’i gördüm ki, mahallenin orta yerinde şehirli gibi kokardı burnuma. Bir iki tanıdıkla haber saldım, o da razı olunca bu iş tamam dedim. İstedim babasından. Verdiler de… Vermez olaydılar!
Gündeliğe giderdi şehre. Emekli bir askerin evine gidermiş, ne bilem! Oğlu varmış hafif kırık. Zeynebim’in evlendiğini duymuxlar da baba oğul, kiminle olduğunu sorarlarmış. Yıllardır işlerini gören, kızları, bacıları gibi sevdikleri bu kızın kime vardığını merak etmişler de birgün çağırmışlar beni evlerine yemeğe… O gün yemeği oğlu yapmış ihtiyarın… Vardım evlerine, pek sevecen, pek içtendiler! Olmaz olaydılar ya, neyse. İhtiyarı gözüm bir yerden ısırıyor diyeceğim ama, zaman herife zalim davranmış kuru toprak gibi olmuş yüzü, çatlaklar içinde. Kırık oğlu ise yan yan süzüyor beni, o kadar… Gelmişimi, geçmişimi soruyorlar ama; ya geçiştiriyorum ya şehirden sonrasını anlatıyorum. Bizimki her gittiğinde sorup dururlarmış meğer hâlâ, kimlerdendir, neredendir diye. Kırık beni bir yerlerden tanıdığını der dururmuş da, Zeyneb’im böylesiyle selamımın olmayacağını bildiğinden konduramamış. Hamileliğinin iyice ilerlediği bir vakit, artık eve gidemeyeceğini söylediğinde ihtiyarın kırık oğlu soruvermiş, “Teldere kazasında Yüzbaşı Kudret’in oğlu Tankut’u bilir mi,” diye. Zeyneb’im akşamına bunu sordu bütün saflığıyla. Ben ne bilem herif başka bir şey söylememiş. Evvelâ altıma işeyiverdim oracıkta, sonra dedim herhal bu Tankut denen ibne anamın orospuluğundan, babamın soysuzluğundan da bahsetmiştir…
Sabaha kadar içki içtim. Ne yapaydım ya, gözüme uyku girmedi ki! En sonunda karar verdim, yetti dedim. Eski günlerden kalma tabancamı aldığım gibi vardım evine Tankut itinin. Sabah daha ezan okunmadan çaldım kapılarını; kapıyı ihtiyar açtı. onunla bir derdim yoktu ya, yumruğu attığım gibi geçtim bir kalemde. Tankut soysuzunun odasına vardığımda dal taşak uyuduğunu gördüm yaz sıcağı bahanesiyle. Kim bilir neyin peşindeydi itin oğlu. Gürültüye uyanmış ama hâlâ kendine gelememişti ki, sersem sersem bakarken çektiğim silahı görünce anca ayıldı itinoğlu! Aman dedi, zaman dedi. Dinlemedim! Figen’i elimden aldı belki ama, Zeynebimi alamazlar benden dedim! Figen şehir kızıydı giderdi lakin, Zeynebim heder olurdu yalnız başına buralarda! Jarjörü boşalttım bütün vücuduna!
Eve döndüğümde Zeynebim sancılanmış. Gittim apar topar hastaneye. Komşular götürmüş ya, yine de yettim çocuğun doğumuna. Verdiler kucağıma, aynı anası gibi kokar da, benim gibi bahtsız bakar! Ne isim verirsin dediler de Rüstem dedim. Kim bilir kaç yıldır görmesem de abimin, ağamın adıdır. Hakkında tek kötü söz duymadığım adamın adıdır diye Rüstem koydum! Lakin oğlumun doğduğu gün, mahpusa düştüm. Haneye tecavüz, adam yaralama, cinayet dediler neredeyse kalem kırdılar! Yıllardır gözümden ırak, evladım büyüse de parmaklıkların ardından çok seçilmiyor ziyaret günlerinde! Daha on yılım var yatacağım. O vakit bizimki askerlik çağına ermiş belki de geçmiş olacak! Anasına sorarmış beni ilk yıllarında, Zeynebim de bey soyundan gelir pek bir yiğit dermiş. Burada siydirdiğimiz de yok altımıza ama, artık erkekliğimiz de kalmadı dört duvar arasında. En azından Rüstem’im soyunun lanetinden uzak büyüyor ya ona şükrediyorum.
Ee abim gördün ki, ben masum olmasam da tek kabahatli değilim. Kara bahtımın kurbanıyım, memleketteki gerçek kader mahkumuyum. Anlat hele, sen kimin kurbanısın?

Aslında hukuk okudum ben. Babamız öyle buyurdu n’apalım. Koskoca Cumhuriyet Savcısı Hulusi Karar’ın çocuğu başka iş yapamazmış, dedelerimizden beri kadılık eder mişiz, sülâlede başka mesleği kimse bilmezmiş, el âlem ne dermiş. Bana ne yahu el alem ne der? Dinlemedi, dinletemedik daha doğrusu. Abilerim de, ablalarım da, ben de hukuk okuduk. Savcı çıkanımız, hakim olanımız, büyük davaların meşhur avukatları olanımız derken, memleketin medeni kanunundan tutun mecellesine kadar her bir haltta Karar ailesinin bir ferdinin emsal niteliğindeki bir kararı, bir davası, bir başarısı karşınıza çıkmayagörsün. Babam okulda derslerime bile girerdi de zor geçerdim. Kimsenin dilini üzerimize uzatmayacak ya, hak geçmesin derken çocuğum da geçmesin halini aldı bu iş. Çocukluğumdan beri okumak zorunda bırakıldığım bütün kitapları ezbere biliyor olmama rağmen, neymiş efendim “Hulusi Karar’ın dersine giren öz çocuğu şayet derece ile sınavı geçerse, şüphe uyandırırmış…” Sonun başlangıcı o yıllardı desem, hiç de yanlış olmaz. Zira 8 kardeş içinde hukuk fakültesinden tiksinen bir tek ben çıktım aralarında. Nâzım Karar! Hukuk fakültesi son sınıftan terk, geleceğin başarılı hukuk adamı adayı -tabi bu geçmişte böyleydi, yani geçmiş yıllarda geleceğin -bugünleri kastediyor olabilirler- başarılı hukuk adamı- Nâzım Karar!.. Daha beterini söyleyeyim, ablalarım evlendikleri vakit kocalarına bile kendi soyisimlerini verdirmeyi başarmışken, ben ilk iş olarak Karar olan soyadımı Kara olarak değiştirttim. Ne de olsa ailemisin anlı şanlı hukuk tarihindeki ismine karalar çalmıştım. Babam en çok buna üzüldü sanırım… Belki onun için de sonun başlangıcı bu olmuştu, bilinmez. Ben rahatım…
Birbirinden saçma latince ezber kalıplarından da, bilmem kaçıncı maddeden de, insanın boynunu yokmuş gibi gösteren dik yakalı cübbeden de, kâtip kadınlardan da, mübaşirlerden de tiksiniyorum ne yalan söyleyeyim. Adalete güvenim sonsuz, ama hukuk dediğin kanun oyunlarından, yasadaki boşluklarda oynanan ayak oyunlarından başkası değil. Eh memleketimizde de bunun en güzel örnekleri sunulurken, benim ne babam gibi tarihe geçecek bir ismim, ne de eşime verecek bir şanlı soyismim olmamalı diye düşündüm okulu da, cübbeyi de, kariyeri de, geleceğin başarılı insanı olmayı da bir kenara bıraktım. Aslında başarılıyım, lâkin hukuk alanında değil. Başarılı dediğim de aslında sayılırım… Yani öyle tarihe geçmiş bir yanım yok. Anlayacaksınız…
Sanata meylederdim evelden beri. Yazayım, çizeyim, çalayım, söyleyeyim isterdim. Gerekirse oynayayım yahu! Oynamaktan yana sıkıntımız yoktu ama, gerekli atılımı göstermeye geç kaldık, millet aldı yürüdü. Çalmak desen kendi kendine çalıp söylemekten öteye geçmedi. Söylemek meselesini az önceki cümlemden idrak etmişsinizdir zaten. Çizmek ve yazmak konusuna kendimi verdim ki, bu konuda hiç umudum yok diyemem… Başkasının yoksa bile, kendi bilir. Örneğin elimdeki tuvallerden bir iki tanesini hakkı olan fiyata satabilseydim, gerisi kendiliğinden gelecekti ama olmadı işte… Çok primitif diyen arkadaşlarımın sanat bilgisinden de şüphe ederdim ya, iyi insanlardır ses etmiyorum… Zaten bu başka bir hikâye…
Efendim babamız evlâtlıktan çıkarıp redd-i miras eyledikten sonra, sağolsun anamın ve dayılarımın yardımıyla terk-i diyar edip Avrupa cihetinde devr-i âlem etmeye karar kıldım. Bir süre Fransa’da ikâmet ettim ki, ömrümün en saadet içerisindeki günleriydi. O Parisien hatunlarla gönül eğlendirmek, onların uğruna içkiye ve kumara gark olmak ve tabi ki kerhanelerinde dünyanın en güzel kadınlarının sıcacık koynunda uyuyakalmak ömrümün en mes’ut günleriydi belki de. Eh bu kadar bohem bir muhitte sakin olunca çevrenizde şairler, yazarlar, ressamlar ve hattâ nice kaldırım serçeleri cirit atıyor ve akabinde sizinle entelektüel ve beşerî birçok sohbete mazhar oluyorlar. Engin hukuk bilgimin ötesinde sanat ve estetik bilgime hayran oldukları gibi, bana da çok şey öğrettiler. Ancak savaş sonrası benim için çok da güzel bir muhit olmaktan çıktı. Pılı pırtıyı topladığım gibi kendimi İspanya, İtalya, Almanya, Hollanda’dan oluşan karışık güzergâhlı bir rotada seyyah olmuşken buldum. Kâh velosipetle, kâh at sırtında, kâh yürüyerek, kâh hacıların kervanlarında, kâh hippilerin otobüslerinde derken yıllarca gezdim tozdum. Gördüm geçirdim. Avrupa’nın birçok şehrinde farklı analardan ama bir babadan (elbette ki bendenizden) olma çocuklar olduğuna emin olabilirsiniz.
Daha sonra kendimi Ada’ya, yani İngiltere’ye, yani buralara gelirken buldum. Sebebini bilmiyorum! Ya havasını çok methettikleri için, ya bir burasını göremediğim için, ya da bir sebebi vardır hâlâ çözemediğim. İşte ondan… İngiltere’nin kırsalında tanıştığım kırmızı burunlu, sarhoş bakışlı çiftçilerinden içki adabını, sahildeki balıkçılarından kadınları elde etmesini öğrendim. Başkente vardığımda artık olgunlaşmış ve fakat hayat dolu, ziyadesiyle yaşam tecrübesine sahip ve bir o kadar görmüş geçirmiş birisiydim ki, İngilizlerin çok güzel olmasa da soyluluğuyla cazibe sahibi dilberlerini tavlayabilmek için yeter de artardı bile. Ancak, hayatımı mahveden, beni tüketen de bu heves oldu işte. Zaman zaman uğradığım bir barda bir süre sonra işe başlamıştım, insanlar için belki biraz yabancı görünsem de beni kabullenmişlerdi. Kimi zaman içki içme yarışmaları tertib eder herkesi bayıltana kadar içerdik. Tabi ki kazanan ben olur ve mekânın en fettan kadınıyla gecemi geçirirdim.
Ta ki o menfur geceye kadar.
Mekânda tertib ettiğimiz müsabakaların coşkusu, anlattığım hikâyelerin tutkusu, içtiğimiz içkilerin tortusu evvelâ çevre muhite akabinde bütün başkente ve haliyle Saray’a kadar yayılmış imiş. Lâkin bu Ortaçağ ahvalindeki eğlencemize pek dikkat etmemişler. Ta ki bir gece (ki bu bir gece aslında sözünü ettiğim menfur gece değildir, ancak o menfur gecenin yaşanmasına önayak olacak gecedir) sıcacık koynunda uyuduğum kadınlardan birisi, şehvetimizin esiri olup bunu yakîn çevresine anlatmağa başlayana kadar. Sarayı da asıl bu kısmı ilgilendirmiş ne hikmetse!
Efendim bürokrasiyle, demokrasiyle ilgilenmediğim gibi sarayla, saraylıyla da ilgilenmem ve hattâ kendilerinin yaşam şeklinin pespayeliğiyle de alay ederim. Bu saray erkânından pek bir önemli hatun tebdil-i kıyafet ile bir gece eğlencemizi yerinde gözlemleyip bunu hemen Leydi’sine yani tahmin edeceğiniz üzere Kraliçesine sinsice ve gizlice haber etmiş. Zekerimizin ihtişamını Excalibur’a, yarattığımız aksulameli Karındeşen Cek’e, çevreden zatımıza duyulan sevgiyi Kral Arthur ve Robin Hood’a ve nicesine benzetip bizi öve öve bitirememiş. Buna meraklanan ve halvetlenen Kraliçe hazretleri, tebdil-i kıyafet ve muazzam makiyaj ve taşralı aksanıyla mekânımıza gelip bizzat yerinde görmek istemiş! Geldi de. Dahası Gördü de!
Alışıldığı üzere bitmek bilmez sayıda ve uzunlukta hikâyelerimden birini seçip boy boylamaya başladım ve çıplak kadın garsonlarımızın sunduğu içkilerimizi hikâyelerin başlamasının akabinde yudumlamağa başladık. İçki müsabakasına devrettiğinde bahisleri ortaya koyup iddiası olanlar yuvarlak masaya toplandıkları gibi kazananla sıcak ve şehvetli bir gece geçirmek isteyen kadınlar da adaylıklarını ortaya koydular. Asgari iki, azami altı hatun ismini bir kağıda yazıp barmenin şapkası içine bırakıyor ve dahi müsabakanın galibi şapkadan çektiği kağıdı okuyup ismiyle denk düşen afetle geceliyordu. Anlattığım hikâyenin ziyadesiyle hüzünlü olması -ki aslında babam ile bendenizin hikâyesinden başkası değildi- daha müsabaka başlamadan herkesi serhoş etmeye yetmiş, müsabıkların kafalarının kısa sürede masaya devrilmesi için kâfi gelmişti. Finale kaldığımız Fransız Mağribi ile büyük bir çekişme sonrası tarih tekerrür etmiş ve kazanan gene bendeniz olmuş idim. Yarışmanın müsabıklarından galip olan kur’adan çıkan afeti, ayakta durmaya mecali kalan mağluplar ise çıplak garsonlardan gönlü olanı gece yanına alabiliyorlardı. Ahlâken çökmüş olduğumuzu söyleyenler olabilir, lakin mekânımızın adına uygun bir eğlence anlayışımız vardı. Mekânın gizli ismini bu vakte kadar söylemediğimin farkındayın, Pompeii olduğunu tahmin edersiniz diye düşünmüştüm, lakin sizi çok da sıkmak istemiyorum.
Efendim eski hikâyelerle sizleri sıkmayayım. Bendeniz aday afetlerden bir tanesini zaten gözüme kestirmiş ve kendisinin adını mıh gibi aklıma çakmış idim. Çekilişte çıkacak isim her kim olursa olsun, onun ismini söyleyecek ve gecenin her anlamda kazananı olacak idim. İşte o menfur günde -an itibariyle bu ifadeler o menfur günü anlatmaktadır- şehevi gece için aday bütün hatunlar ve tabi benim gözüme kestirdiğim de aslında Kraliçe’nin nedimeleri imiş ve taktir edersiniz ki hepsi Alexandra yazıvermişler. Ben çektiğim kağıtta Alexandra ismini okuduğum vakit, saliselik bir hile ile Kate ismini söylemiş ve içeri girdiği andan beri gözüme kestirdiğim afeti koynuma sokmak için son numaramı yapmıştım. Zira hak vereceğiniz gibi Alexandra isimli, artık kırkına merdiven dayamış bu kadınla ne kadar şehevi bir gece geçirebilirdim ki? Hilem tutmuş, Kate alkışlarla kucağıma oturmuş idi. Yalnız aday bütün kadınlarda her ne hikmetse diğer zamanlarda tesadüf etmediğimiz, dikkate şayan olması elzem bir huzursuzluk vardı ki nazarımdan kaçmamış olsa da üstünde durmaya gerek görmemiştim! Görmeliymişim…
Kate ile birlikte geçen ateşli gecenin sonu nedense Kate’in gözyaşları ile son bulmuştu. Sebebini başımdan aşağı kaynar sular boşanarak dinledim. Bizim kurnaz Alexandra, meğer bizzat Kraliçe’nin tebdil-i kıyafet ve lakin orijinal ikinci ismi imiş. Yaptığım hileli seçim, aslında hem benim hem de Kate’in idam fermanı imiş. Sabahına iki tane “Kurşun Asker” kılıklı herif geldiler. Beni ve Kate’i şehir dışında bir kırsala götürdüler. Tabi ki gözümde korkunç cezalar canlanıyordu. Artık kriket sopalarıyla mı döveceklerdi, yoksa dövmeyip bir tarafıma sıkacaklardı onu düşünüyordum. Hiçbiri olmadı. Elizabet Alexandra Mary, yani sizin bildiğiniz adıyla Kraliçe II. Elizabeth bütün ihtişamı -ve fakat çirkinliğiyle- karşıma dikilip yaptığım hilenin küstahlığını ve Kraliçe’yi güzel bulmayıp onunla yatmamamın cezasını kendisi açıklayacaktı. Açıkladı!
Bundan sonra kat’i surette Pompeii’de böyle bir eğlence tertib edilmeyecekti. Hattâ mekâna kilit vurulacaktı. Artık tek kelime hikâye anlatmayacaktım. Kanun dışı müsabakalara karıştığım vakit tutuklanacak ve evli kadınlarla birlikte olduğum vakit çok affedersiniz kudretli zekerimden işkence görecektim! Yasadışı yollarla İngiltere’de konaklıyor oluşum ise en büyük kozu oldu! Ne sınırdışı etti beni, ne de vatandaş yaptı! Ayda bir kendisiyle veya onun istediği birisiyle onun gözünün önünde sevişme cezası verdi! Lakin kendisiyle hiçbir zaman sevişemediğim gibi, sevişmemi istediği kadınların ve kimi zaman erkeklerin hiçbirinin yüzüne bakılacak gibi değildi (meğer her biri ailedenmiş). Kate görevinden alındığı gibi, bir daha ortalıkta görünmedi…
Bir barda kaderim değişti, hayatım son buldu. Şimdi bu son hikâyemi yine bir başka barda anlatıyorum ve tahmin edeceğiniz üzere idam fermanımı bir kere daha imzalıyorum. Az sonra benim için Pompeii Bar’da, sizin için Winchester’da düzenlenecek son içki içme müsabakasını düzenleyeceğiz! Kıymetli Leydilerim!.. Kuvvetle muhtemel son müsabakanın ebedi ve ezeli ve fakat son galibi bendeniz bu gecenin sabahına ölecek. Sizden ricam bu fukara ile son ve belki de en ateşli geceyi geçirmek isteyenler isimlerini, ancak ve ancak kendi isimlerini, bir kağıda yazıp bardaki ters çevrilmiş şapkanın içine atsınlar. Bunca yıl boyunca ne sevişmemeye, ne az içki içmek zorunda bırakılışıma, ne müsabakaların iptaline, ne memleketime dönemeyişime üzülmedim. Tek üzüldüğüm hikâyelerimin de Kraliçe’nin gadrine uğramış olmasıydı. Son hikâyemi de anlattığıma göre, artık müsabakaya geçebiliriz ve bendeniz de sabahına son nefesimi mutluluk içerisinde verebilirim!
Benim doğduğum topraklarda bir söz vardır, ondan ilham alarak; “ferman Kraliçe’ninse Barlar bizimdir!”

Değerli Resimli Hayat Ansiklopedisi kar’ileri… Bi’l-cümle müdrîk olduğumuz üzere geride bıraktığımız fasl-ı baharın ortasında pek kıymetdâr neşriyatımız, Resimli Hayat Ansiklopedisi sene-i devriyesini tamamlamış, hikâyat, analiz, sahih hadiseler ve bilumum fasikül ile yekûnda 49 neşr tab’ olunmuş ve takdir edersiniz ki hem bu sene-i devriyenin hem de 50. fasikülümüzü neşredeceğimiz üzere, hususî bir tebrîk fasikülü neşredelim dedik. Affınıza sığınarak, bu vakte kadar biraz seyrelmiş olan neşrimizin yegâne sebebi budur efendilerim… Bu dar zamanda, gâh hepinizin tanıdığı, gâh bizzat zatımın yakînen tanıdığı zat-ı muhteremlere sene-i devriyemiz ile fikirlerini terennüm etmelerini rica ettik ve bendenizi kırmayıp kendi meşreplerince cevab lütfetmişler. Birinci senenin tamamlanıp 50. fasikülümüzün neşri şerefine bakınız neler demişler… (veyahut gerçekten deselerdi ne derlerdi?)
Türk malı
Ansiklopedi (Fransızca isim): Bütün bilim, sanat dallarını tek veya bir arada belli bir yönteme göre inceleyen eser veya eser dizisi, bilgilik.
TDK böyle buyurmuş. Haliyle insan sormadan edemiyor, hayatın ansiklopedisi mi olur diye. Dahası hayatın resimli ansiklopedisi mi olur. İnsan bir kere daha sormadan edemiyor, eğer olsaydı üstad diğer bir üstada “Mutluluğun resmini” yapıp yapamayacağını sorgulamak yerine, Fransız Devrimi’nden tanınmış birtakım zevat birbirine Resimli Hayatın Ansikpoledisini yapabilin Diderot? diye sorardı… Örnek: “İntihal konusuna dair burada herhangi bir bilgi bulamadım, neden acaba Cemil Abi?” “Zira elindeki Resimli Hayat Ansiklopedisi’dir onda bir bok bulamazsın Danyal.”
Her ne kadar büyük olmamız dolayısıyla genç arkadaşa destek vermemiz gerekirse de, işin içinde bilimden uzak birtakım hezeyanlar olması çok can sıkıcı. Ansiklopedi dediğin, madde madde bizi ilme irfana yöneltebilmelidir.
Birader 49 tane fasilük neşretmişsin, 1 yıl 2 ayı geride bırakmışsın ve lakin bir tane martı hikâyesi yok. Birçok şerefsizlik hikâyesini neşretmişsiniz daha fenası kebuterler fasikülüyle, güvercinlere kadar gitmişsiniz ama “denizlerin sokak çocuğu martıları”, H.İ.Ç. gibi ortada bırakmışsınız. Boyunuz devrilsin!
Yeni neslin çılgınlar gibi peşinde koştuğu son dönemlerin gözde arzu nesnesi vintaj ve retro anlayışı hakkını vererek kullanan ve kimi zaman gerçek olayları bile Resimli Hayat Ansiklopedisi tadında bizlere anlatarak eğlendiren, eğlendirirken öğreten, öğretirken hiçbir şey öğretmediğini fark ettiren başarılı bir konsept. Şimdilik sadece “sosyal medya” mecralarında sınırlı yayın yapan ansiklopedinin özel hardcover baskısını heyecanla bekliyoruz.
Actually i couldn’t understand why Resimli Hayat Ansiklopedisi want from me this rewiev. I never read that. Because it’s just Turkish, not semiotics, never ironic. Bytheway his fasicules to much long for the internet. You know, if you writing in the net, maximum 500 word enough. But anyway congratulations.
Hiç video göremesek de, sayfa başlarında yer alan etkileyici fotoğraflarla reklam dünyasının moda anlayışı vintajı fazlaca kullanan bir yayın. Çok uzun yazdığını söylemek gerek ama vidyo yok vidyo. Okunacak şeyin devri geçti artık internette bunu öğrenmesi lazım. Gerçi ona sorsanız o hâlâ “sanal âlem” diyordur. Baksanıza adamın üslubuna falan, ne kadar fosilize olmuş. Neyse, birinci yılını kutluyorum ama vidyo koymadığı sürece takdir etmekten imtina ederim.
Bir yıl mı? Oha o kadar oldu mu abim ya. Demek ki bir yıldır tek satırını bile okumadan, bana anlattıklarına bakarak “olum bunlardan senaryo yapalım,” gazıyla adamı geçiştiriyormuşum. Bir yıldır söylüyorum çok uzun abim yaa, diye. Dinlemiyor. Şimdi tebrik için yazı mı yazacağım o kadar işin arasında. Abim gitar hiro beni bekliyor, bu kadar yeter mi? Bir ara senin bisikleti (velosipeti kastediyor kerata) kap da takılalım, Caddebostan falan…
Bir yıl mı? Kimi “muharrirlerinin” büyük bir ihtimalle Fenerbahçe taraftarı olduğu Resimli Hayat Ansiklopedisi de en az Fenerbahçe kadar şanlı bir yılı geride bırakmış öyleyse. Bazı olayları tarih sayfasından cımbızla çekmişçesine bize aktaran bu ansiklopediden kitap olarak yayımlandığı zaman ben de alacağım ama önce kombineyi halletmem gerek… 49 öykü de az değilmiş. 17 maçta 49 puan gibi bir başarı değil de nedir?
İlk günden beri sıkı takipçisi olduğum Resimli Hayat Ansiklopedisi için ne söylesem boş. Ansiklopedi ekibi için uydurma resimlerin öyküsünü anlattıklarını söylüyorlar ama öyle değil. Kimi zaman neşrettikleri fasiküller için ne kadar ince eleyip sık dokuduklarını bilenlerdenim. En az benim kadar uzun yazan bir ekibe sahip olduğu için her zaman takdir ettiğim Resimli Hayat Ansiklopedisi ekibinden, Oynakbeyi olarak kendisiyle özel bir röportaj için söz bile aldım. Gerçekten de bunun gururunu yaşıyorum. Ola ki bir gün kitap halinde basılı okuma imkanını yakalarsak, ilk röportajı bizim yayınımızdan okuyacaksınız. Aslında 1 yılı ve 49. öyküyü tebrik etmem gerekirken adeta kendi reklamımı yaptım. Neyse, lafı fazla uzatmayalım röportaj için heyecanla beklediğim bu zengin ansiklopedi muharrirlerini tekrar tebrik ediyor ve lafı hiç dolaştırmadan önlerinde saygı ile eğiliyorum…
(Genç ve heyecanlı kar’imiz ve mahbubumuz Oynakbeyi beyzâdemizin heyecana kapılıp daha sahifelerce yazdığı fikirlerini affınıza sığınarak burada kesiyoruz. R.H.A.)
Hiç düşündünüz mü birparagrag.com’un ana sayfasında yer alan “Okuyan bilir… (ne okuyacağınızı bilin…)” mottosu neye işaret ediyor diye? İşte onun cevabı; Resimli Hayat Ansiklopedisi. Bu zengin ve özgün içeriğe sahip, dili ve üslubuyla birçok usta yazarı kıskandıracak neşriyat gerçek bir klasik olma yolunda ilerliyor. Her fasikülün başında kullanılan özgün görsellerle daha da çekici bir yayın. Dile kolay, 1 yıl ve 49 fasikül… Heyecanla kitabının çıkmasını ve birparagraf.com sitesinde sizlerle paylaşmayı bekliyoruz.
Ertuğrul Özkök
Gelin itiraf edelim, siz de kimi metinlerin çok uzun olduğuna isyan etmediniz mi? Ama yine de istikrar adına okumaya devam ettiniz. Biat ettiniz ve sonunda çokça eğlendiniz. Benim kuşağımın hiçbir olayına değinmemiş olsa da heyecanla okuduğum bir yayın. Bazı fotoğraflarının çıktısını alıp sakladığımı bile söylemeliyim belki de.
Doğan Hızlan
Kimi yazarlarının İstanbullu olduğunu sanıyorum. İstanbul Türkçesini, benim gibi eski İstanbulluların özlediği o ahengi olan Türkçeyi doğru kullandığı için bile salık veririm. Resimli Hayat Ansiklopedisi’ne nice yıllar diliyorum. Birinci yılını doldurması dolayısıyla eski fasikülleri de mutlaka okumanızı salık veriyorum. Bu birinci yıl belki yazarların diğer metinlerinin de okunmasına vesile olur.
Yılmaz Özdil
Okumadım okumam.
Bir yıl olmuş oha artık.
Banane!
49 fasikülmüş kime ne?
Adın çıkmaz 50’ye.
Yaşasın İzmirli Atatürk.
Bülent Arınç
Porno! Bir yıldır porno yayınlamışlar. O fotoğraflar, o kelâm safsataları… Hepsi ishal-i kelâm. Bu yayınlanan neşriyattan bu vakte kadar menfi surette maruz kalan gençlerimize ve onların ana-babalarına buradan sesleniyorum, ikinci yılını göremeyecek bu sapıklar!