Nesini anlatayım bizim mesleğin? Davulun sesi uzaktan hoş gelir derler ya, asıl trenin sesi uzaktan hoş gelirdir o sözün doğrusu… Bilmeyene hoş gelir de, zorluğuna yamandır bizim meslek. Tuhaftır mamafih, uzaktan hoş gelir dedim ya, derdi çoktur… En azından benim pek bir çilesini çektim çekiyoruz da ayıptır söylemesi… Ne edersin birileri de bunu yapacak elbet. Yoksa insanlar birbirine nasıl kavuşacak?
Çekirdekten demiryolcuyuz desem, kimse kibirlilik addetmesin. Çocukluğumuz raylarda geçti, istasyonlardı oyun bahçemiz… Baba mesleğimizdi anlayacağın. Bak sana bir şöy söyleyeyim; banliyö veya yolcu trenlerinde duraklarda binen satıcılar vardır ya, ilk benimle Murat diye bir arkadaşım vardı biz başlattık. Babamın trenine binerdim, İzmit’te iner hemen simitleri alır, ara duraklarda kokuta kokuta taze simitleri satardım. Anam ayran yapardı, isteyene ayran da satardım, termosta çay da verirdik… Sonradan makinist oldum!
Banliyö hattında çalıştım evvelâ… Sirkeci’de, Haydarpaşa’da az çalışmadık! Gider gelirdik işte günlerce, her gün defalarca… Sonra, uzun yola şehirlerarasına geçtim. İyi mi oldu kötü mü bilmem, yaşıyoruz işte. Kaç yıl oldu? Bir ömür desem kâfi gelir mi bilmem. Babam da Demiryolcuydu dedim ya, biz de öyle olduk. Raylarda büyüdük bir kere. Raylarda sevindim, oynadım, ağladım, ayrıldım, öldüm, güldüm, uyudum… Ben bilmem kaçıncı yılım. İşte resmi bir evrak var sicilimiz, kaydımız kuydumuz orada… Birileri izin zamanını hatırlatmasa o bile aklıma gelmez. Zordur zor olmasına da, keyfini de sürerim kimse kusura bakmasın. Misal; İstanul’dan yola çıkıp Ankara’ya gittiğimiz zaman, Sakarya’ya gelince açarım penceremi; hazırlığımı yaparım… Evvelden, hafif pencereye yanaşırım; sonra pencereyi iyice açıp “ıııııııııııııııııııııııhhhhhhhhhmmmmmmmmmmm” diye havayı olabildiğince çok çekerim içime. Buranın havasını oldum olası sevmişimdir, bana da iyi geliyor ne yalan söyleyeyim. O kadar olsun ama canım kardeşim, bir lüksümüz de bizim olsun… Gelirler yüzlerce kişi; hepsinin bir alışkanlığı bir ibadet gibi düşün, ne derler ona adet gibi gelenek gibi işte… Yemekli’ye geçip içkilerini içerler Sapanca’yı gördüklerinde bakarlar uzun uzun, bilirim. Aralarında ağlayanları da olmuştur, gözleri dolanı da… Başka yerler de var, Doğuya gittiğimizde daha çoktur ağlayanı, manzaraya bakıp bakıp serhoş olanı… Ama dedim ya bizi düşüneni yoktur… Ben bu temiz havayı ciğerime çekmişim, güzel bir sigara tellendirmişim çok mu… Şimdi sigara yasağı geldi diye dertlenen yolcular var, eh onca yıl sefasını sürdünüz, derler adama… Ben demem ama!
Bir kere; artık dengemiz neyimiz kalmadı. Gemi çalışanları uzun seferlerden sonra, sabit duramadıkları için şu duvara dayalı işeme yerleri var ya… Pisuvar pisuvar, aha o pisuvarlara işeyemezmiş. Gemicilik yapan bir yolcu anlatmıştı. Gemi seferde hep sallandığı için, uzun seferden dönen tayfa etrafa işermiş sabit zeminde… Bizim de ondan bir farkımız yok ki, sürekli sallanmaktan, ki çok zaman işediğimiz hela da sallandığından sabit helalarda üzerimiz başımız batar bizim, koca deliği tutturamadığımız olur ayıptır söylemesi…
Tıkır tıkır tıkır tıkır sesi her yolcunun, trene binmeyen adamın bile hoşuna gider. Bilirim ne kendini bilmez şairler, trenlere şiirler yazmışlardır. Romantik romantik bakmışlardır raylara böööyle… Geçen bir yolcuyla sohbet ediyoruz, Bolero’dan bahsetti. Öyle bir şarkı varmış… Dinletti, böyle yanında küçük müzik aletlerinden vardı… Ha işte em pe bi şey… Çok güzelmiş de öve öve bitiremiyor. Müzisyen ne de olsa, sanatçı milleti. Benim aklım ermez. Ama şarkıyı dinledim, birincisi sözü yok hiç, ikincisi a kuzum o orkestradaki trampetçinin çilesini bir tek ben anlarım başkası değil. Tıt tıtı tıtıt tıtı tıtı tıtıt dakikalarca aynı ritmi at tut. Afakanlar basar adamı. Bizim halimiz öyledir işte. Herkes iner arada, uzaklaşır gider, kendi keyfini sürer ama trampetçi aynı ritmi atar başından sonuna kadar. Sizlerin hoşuna giden o biteviye tıkırtı bizim beynimizin içindedir artık. Kondüktör vagon vagon gezer, bazen ne maceralar anlatırlar, piii şaşar kalırsın. Mübarek tren değil, amerikan filmi sanarsın. Ama bende onlara inanacak ne göz, ne de hal kalmış olur… Takır tıkır takır takır atar kalbimiz, adımlarımız ona göre olur. Bütün gün içinde duyarız, akşam eve gittiğimizde lojmandan duyarız, izinli günümüzde saatimize baktığımız anda hemen sefer saatlerini hesaplayıp hangi tren hangi duraktan geçiyor, kim hangi ekspresi sürüyor bilirim… Aklıma gelir oraların havası, o trenin tıkırtısı, yolcuların aklından geçenler…
Ne güzel geliyor değil mi, ama o ses, bütün gün, tıkırdasın bakalım saatlerce kafanda… Size güzel geliyor tabi böyle tıkır tıkır tıkır tıkır ritimli falan… Hele günün yarısı o sesi duy bakalım tıkır tıkır geliyor mu sana güzel. Uykun mu geliyor, uykundan mı oluyorsun gör bakalım… Evin lojmanda olsun o tıkırtı yep etrafında dönsün dolaşsın, bak bakalım sana da o kadar romantik geliyor mu! Gelmez!
Şimdi ben Sapanca’nın yanından geçerken treni hafif yavaşlatıp pencereyi açmışım, o nefesi çekmişim ardından bir sigara yakıp treni normal seyrine almışım, o nefesten bir iki tane daha çekip keyfime bakmışım diye diye sefa pezevengi mi oluyorum! Kusura bakmayın o kadar da işin keyfini sürelim.
Bunun kışı var, yazı var! Biz de yattığımız yerden para kazanmıyoruz. Makaslar donar, tam geçmez, inersin makası gererek kendin geçirirsin. Yıl olmuş kaç, hâlâ imparatorluk dönemi teknikleriyle kışlık yerde makas gerersin… Can taşıyoruz biz, öyle dümdüz rayda gidip gelmek değil ki bu… Vatandaşın canına bir şey gelmesini ister miyiz hiç? İstemem, istemeyiz…
Bak bilmez kimse; makasçı vardır bizim meslekte! Siz hep kondüktörü bilirsiniz; gelir biletinizi tıkır tıkır deler veya kalemle işaretler. Sigara içmenin yasak olduğunu söyler size; eskiden bilet kontrolünden kaçmaya çalışan kaçak yolcular olurdu; devlet sanırsınız kondüktörü! ondan korkar, ona saygı duyarsınız. O makasçı olmasa var ya o makasçı… Nah gidersiniz memleketinize, işinize gücünüze, sevdiğinizin yanına! Ölürsünüz be! Her gün bir tiren devrilir… Hele eskiden; iyi nişancı olmak gibiydi makasçılık… Peee nerden bilecen sen; inersin karda kışta, makas kırılmıştır, balyozlarla çekiçlerle değiştirirsin makası; kurt iner, eşkıya gelir neler olmazdı ki…
Birine beddua mı edeceksin, diyeceksin ki “dilerim Allah’tan makasçı olasın,” veya “dilerim Allah’tan makasçıya varasın,” daha büyük bir beddua olmaz bizim işte. Dağ başında kulübede beklersin, asker nöbeti gibidir… Şimdi bazı rayların makasları yenilendi de onlarda rahata erdi fukaralar…
Bizim işin en pis tarafı, adam öldürmektir.
Öyle öyle, doğru duydun! Adam öldürmek… Bildiğin. Kendini bazen katil sanarsın çok affedersin. İntihar için öne atlayanı mı dersin, koşanı mı, ayağı takılanı mı, ayyaşı berduşu mu, patır patır önümde patlayıverir fukara bedenleri… Bir çırpıda alırsın canlarını. Bir keresinde çok fenaydı; gençten bir çocuk ayakta durmuş, gözümün içine baka baka bekliyor… Son nefesini benim için tutuyordu sanki… Yüzü artık kızarmış, morarmaya yüz tutmuştu nefesini tuttuğunu oradan anladım. Gözleri dimdik dümdüz bana bakıyordu. Gözümün içini oyup çıkıyordu arkamdan… Fren mren hak getire, asıldım bütün gayretimle. Kesin içeride yolcular düştü yerlere… Yemekli vagondan bardaklar tabaklar fırladı; ama genecik çocuk, kim bilir ne derdi vardı da çekilmedi önümden. Son nefesini bana doğru verdi, kan sıçradı cama, öne, raylara…
Üzülme canım, alışıyorsun… Alıştık biz de… en çok ona alışmak koyuyor adama bilesin. Ama ilk zamanlarda; eve gidemezdim rahat. Sanki kan yüzüme sıçramış gibi gelirdi; eve gitmeden önce bir hamama uğrar, temizlenir öyle girerdim. Eve kan kokusu sokmam; ölü kokusu üstüme sincek zannederim…
Yengen de hisseder zaten. Artık elim ayağım titrediğinden midir, hızlı solumamdan mı bilmem ben. Anlıyo işte! Kadın milleti, benim aklım ermez. Hemen sorar; “Teefiiik, biri daha mı öldü,” der. Ben kafamı salladığımda hemen daha da üzülür… “Birini daha mı öldürdün,” der, hiç düşünmeden. Öldürmedim be kadın! Katil miyim ben.” Sanki elin garibanını alıp önüme ben geçiyorum üstünden kaç tonluk trenle, tövbe estağfurullah tövbe! Dursmak istesen de durulmuyor, araba değil ki dümeni kırınca geçsin gitsin. Bizim oğlanın laylon kamyonu mu bu, kaç tonluk makine! Karınca kadar adamı görüp de ben durdurana kadar, kaç kere üstünden geçiyor…
Misal ben, uykumu almadan hiç çıkmam yola. On beş günde bir göz muayenemi ettirmeden, tansiyonumu ölçmeden çıkmışlığım var mı yola, sor bakam. Yok, olmaz. Biz bu demir yollarına, kara kaşımızın hatrına girmedik! Bazen ona da böyle söylerim. Yengene. Bağırırım böyle; “Neclaanııım! Sen ne anlarsııın trenden, makineden!”
Benim sineğin kanadına püf demişliğim mi var a canım, benim karı da işte tutup gene birini mi öldürdün der… Aslında yalan da değil ya! Ben öldürmüşüm gibi olurum çok zaman. Kusmaktan kendime gelemediğim günler olmadı değil! Ama yıllar sonra, en fazla bir iki damla yaş ya akıyor ya akmıyor gözünden. Sol gözümdeki kanlanma da ondan. Kurumuş işte gözümüz… Lanetimiz midir nedir bilmem! Artık sadece birisi öldüğünde gözüm yaşlanıyor, o da hemen akıp gidiyor. Sol gözden bööyleeee inip gidiyor işte.
Tedavisi yok; makinist laneti der kimi gezginler halimi görüp. Var ya canım şu doğulara adalara gidiyorlar hani.. Goa! Goa hah! Saçı sakalı uzatıp geri geliyorlar, doktoru moktoru bile öyle dediydi… Okumuş çocuklar şimdi yalan değil… Bizimki de okur diye umduyduk ya, okumadı itoğluit!
Bir şey diyemiyorsun ki, evin biricik oğlu! Benim hanımın da kimi kimsesi yok, benim de kalmadı. Bunu bile yapana kadar anamız ağladı ya! Evvelâ acelesi yok dediydik. Lojmana çıkalım da, kenara köşeye atabileceğimiz kadar para geçsin elimize, öyle yapalım dedik. Muhtaç büyümesin bizim gibi dedik. Lojmana çıktık ama derdimizi de yanımıza getirmişiz! İstedik de istedik olmadı. Kocakarı ilaçları aldı hanım bissürü bissürü! Olmadı Allah, olmadı! Muayene ettik, turp gibi çıktı hatun. Sonra doktor akıl etti doktor. Ben de oldum. Ben de turp gibi çıktım, meğer asabiyeyle ilintiliymiş a canım! Kabahat ne hatunda ne bendeymiş senin anlayacağın. İş kafamızda bitiyormuş. Bunun kafası mı olur deme. Lojman’da kalsan bir gece, ne dediğimi anlarsın. Diğer memurun lojmanı yeşillik içindedir, bahçeli balkonludur. Şimdi doğruya doğru bizimki de öyledir amma lakin, istasyonun da kıçındadır! Tam gece halvetlenirsin, hatunu zor iknâ etmişsindir; dürte dürte zor uyandırırsın. Gece seferine çıkan yeni evli makinistler, sıcak karının koynunun hasretiyle acımadan öttürürler düdüğü! Cehennemin dibinden duyarsın sesi, feryat ettiğini sanarsın koca katarın! Korkarsın haliyle. Eh korkunca da, ne zekerde kudret, ne de hatun da istek kalmaz olur. Az mı kulaklarını çektik kerataların! Biz de aynı çileyi çektik. Kolay mı a canım, sıcacık hatunun koynundan çıkıp, takır takır buz gibi makinenin içinde gözleri kör edercesine aynı yolda gidip gelmek!
Bizimki o yüzden kıymetlidir, canım kardeşim. Eh el bebek gül bebek büyüyünce, bir de bizim seferler evvel yıllarda uzun zaman alınca, çocuk babasını haftada bir görerek büyüdü, ne yaparsın! Biraz şımarttı bizim hatun da onu! Yapacak bi’ şey yok. Ben de çocuk hasretini, yolcuların bebelerden dindiririm. Sefer öncesi vagonları bir turlarım… Gördüğüm çocuklara birer tane yolculuk şekeri veririm…
Bir keresinde, tam İstanbul’a girerken doğum oldu üçüncü vagonda! Sorma! İstanbul’a zaten hastaneye gidiyorlarmış da, işte takdir-i ilahi. Plaka oldu 34 kızımız doğrumuş, bir gürbüz evlat. Hal böyle olunca Fatih ismini koymuşlar… Güldüm geçtim, ne diyeyim. Sanki memleketi fethettiler de… Tövbe tövbe!
En çok şu bel ağrısı öldürür bizi.
Şimdilerde iyi, yumuşak rahat koltuklar yaptılar lokomotiflere. Eskiden öyle miydi ya!? Tahta sandalyeleri kullanırdık yazıhanelerden arakladığımız… Onlar da bir hafta ya dayanır ya dayanmazdı… Sallantıdan, dur-kalktan o çivileri tek tek atardı gözümüzün önünde. Derken on günde elinde kalırdı canım sandalyeler. Öyle olunca ayakta gider gelirsin… Artık alışmışsındır da, hep sabit durmak yorar adamı!
Yengen de Demiryolcu kızıdır. Pek nazlıydı ya bizim hatun, o da çektiği çileyle kaldı işte. Yarı babasız büyüdü, evladını da yarı babazıs büyüttü fukara. Emekliliğim geçeli çok oldu da, işte ne yaparsın geçim derdi, bize tamamiyle “git artık sen işimize yaramazsın,” diyene kadar buralarda dolanacağız. Çağırmazlarsa hatırladıklarımızla yetiniriz…
Neler yok ki! Teeeh, anlatsam roman olur billaha! Misal ne nümayişlerle açılışı yapılırdı kimi istasyonların, yeni sefere konan ekspreslerin, yenilenen vagonların. Şu raylara akıtılan kurban kanının hesabı yapılsa, billaha memlekette hâlâ büyükbaş-küçükbaş hayvan olduğuna sevinirsin. Hangi birini anlatayım sana… En iyisi, ne zaman susmak gerektiğini bilmeli… Geldik zaten, son duraktayız…
Efendim? Yok kurban olduğum, öyle şeylere girmeyelim hiç. Bizim aklımız ermez. Devletimiz bilir en iyisini. Verirler elbet bizi de bu sürede kimi seferlere, hiç olmadı başka bir yere verirler, belli mi olur, belki de emekli ederler bizi. Ama kusura bakmasınlaar, Haydarpaşa’mı her hafta ziyaret ederim!